Kurtuba

Kurtuba

.:::: haftalık edebiyat kültür ve sanat seçkisi // her cuma ::::.

üz/günlüğüne

11/10/2007
Kategori: kurtuba 10

 

  üz/günlüğüne  //  Selman Maltaş

“Yazmaya başlamadan saatler evvel “satırlarına şöyle veya böyle başlamalısın” diyecek birilerini bekliyorum” dedin ya hani… Bana şöyle başlamalısın tavsiyesinde bulunduğunu hissettim bir an. İşaret ettiğin yöne akmak istiyorum… Ve hışırdayan bir ırmağın sesi kulaklarıma çarpıyor… Duyuyorsun değil mi?..

 

Bir tutam ırmak bulsam, sonra da orada suretimi seyretsem diyorum. İnsan, suretinden içer mi hiç deme sakın! Ben en çok suretimden su içmeyi seviyorum. Avuçlarımı, küçük, masum bir kızın saçlarında gezdirir gibi suyun yüzünde gezdiriyorum önce. Irmağı ruhumla hissetmek istiyorum. Hevesim arttıkça daha dibe doğru indiriyorum parmaklarımı. Irmağın hareket etmekte olan kollarıyla tokalaştıktan sonra, avucumu ağzına kadar su ile doldurup, suyu tek nefeste dudaklarıma götürüyorum. Suretim suyun yüzeyinden kaybolmadan, ırmağı kündeye getirip doyasıya içiyorum suyu.

 

İşte ben, insanların yalan okyanuslarının ortasında kurdukları çelikten adacıkların çevresine yerleştirilen yalancı aynalara inat, hep ırmak kenarlarından geziniyorum. Biliyor musun, ırmak ile suretimi konuşturmaktan başka, bir şeyi daha çok seviyorum ben.

Evet, o şey içimde parlayan volkanları toprağın insansı yüzüne boşaltıyor. Şimdi merak ettin değil mi?

Tamam, söylüyorum. Hazır ol ya da sıkı dur. Ben çocukluktan beri, içimde biriken kinimi cami bahçelerinde dağıtıyorum. Küçükken annemle kızıştığım zamanlar, gece geç saatlere kadar İmaret Cami’nin bahçesinde, boyaları dökülmüş kahverengi oturaklardan birisine oturur ve usanmadan, içimdeki kinimi de tüketmeden yerimden kalkmazdım.

Yalnız şu da var. Annem benim camide olduğumu tahmin ederdi. Çünkü benim sığınacak, demir atacak başka bir limanım yoktu. Nasıl olsundu ki. Çocuktum ve günahsızdım. Tertemizdim. Genzime kaçan kinimi, insanların yap-boz tahtasına döndürülmüş şehirlerinde nereye akıtabilirdim. “Irmakların vardı ya” dediğini duyar gibiyim. Evet, ırmaklarım vardı. Çocuksu bir iklime akan, berrak ırmaklarım vardı.

Fakat, her zaman da yakın olamıyordum ki onlara. Hele bir şehirde, nasıl ırmak bulabilirdim. Her tarafı parsellenmiş. Betonarme canavarların balkon denilen ağızlarıyla birilerini yutmaya çalıştığı o şehirde, bir zamanlar oluk oluk akan ırmaklar da suyunu çekmişti. Daha doğrusu çektirilmişti. Anlayacağın, onlar da parsellenmiş, tüketilmişti.

 

Bu durumda elimde sadece o caminin bahçesi kalıyordu. Aslında elimde kalıyor demek doğru olmaz. Gönlümde demeliyim. Gönle her şeyi sığdırabilirsin değil mi? Bak ben nerede doğduğunu, nereden geldiğini bilmediğim o uzun ırmağı gönlümün minik bir köşesine sığdırabiliyorum. Daha neler sığdırabilirim. Hiç denemedim. Ama denemeye değer. Aklıma gelmişken, “ırmakları da leylekler getirmiş olmasın”.

 

Cami diyordum değil mi? Kusura bakma. Ben sözünü dolandırmayı seviyorum galiba.

Bak, anılarım depreşti yeniden. Annemle birlikte ip dolandırırdım ellerime. Kollarımı uzatırdım. Annem kollarıma ipleri yavaş yavaş sarar ve dağılan yumağı tekrardan birleştirirdi. Ben nedense çok severdim bu işi. Belki de dağılan şeyleri toplamayı, tekrardan bir araya getirmeyi, bir düzene sokmayı sevdiğimdedir. Kimbilir.

Bu toplama ve düzenleme huyumu da liseye başlamadan evvel kazanmıştım. Babamın Hasan Eniştesi vardı. Arada bir bizim marangozhaneye gelir. Sağlığıma iyi geliyor diyerek çam kokuları arasında çalışırdı. Çalışırken de tertipli olmaya özen gösterirdi. Odunları ayrı yere dizer. Tahtaları intizamlı bir şekilde paketler. Yerleri günde iki kez süpürürdü. Ben de ona bakar, ondaki bu düzen anlayışına hayran kalırdım. Ona benzemeye çalışırdım. Şimdilerde bir öğrenci olarak hayatta sahip olduğum tek varlığım olan dolabımı ayda en az bir kere düzenlemek, kitapları ayrı, defterleri ayrı bir şekilde sıraya koymak, elbiselerimi tekrardan katlamak ve onları çeşitlerine göre ayırmak hoşuma gidiyor. O dolap benim 5 senedir içerisinde yaşadığım dünyam bir nevi. Dolabımı seviyorum. Onu düzenledikçe sanki hayatımda yeni bir sayfa açtığımı hissediyorum. Bak içimden şöyle demek geldi: “Dolabım, dolabım, güzel dolabım...”

 

Yarım saat sonra Konya treni hareket edecek. Ben senin tabirinle, vagondaki insanların gözlerinde birikmiş romanları okumaya gidiyorum şimdi. Bu kez daha bir aşkla okuyacağımdan emin olabilirsin…

 

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder
0 yorum yazilmistir
« Önceki - Sonraki »
Subscribe to edebiyatakademi
Powered by groups.yahoo.com