![]()
![]()
|
editörden 9 |
|
Selamünaleyküm değerli dostlar Kudüs… Müslümanların ilk kıblesi… Efendimiz’in miraca çıktığı kutlu mekan… Mescid-i Aksa’yı asırlardır kalbinde muhaza eden kutsal şehir. İslam dünyasının namusu, şerefi.. Selahattinlerin yurdu… Ve Kudüs’ümüz 40 yıldır işgal altında. On yıllardır her gün şehadet haberlerinin geldiği, gazetelerin bir satır ayırmaktan dahi imtina ettiği o mübarek beldede, birileri hak uğrunda, hakikat uğruna direnmeye ve muzaffer ölümlere yürümeye devam ediyor. Değerli bir abimiz şöyle bir ifade kullanıyordu: “israil’e bir taş; Filistin’e bin dua gönder..” Biz de bir kez daha tekrar ediyor ve diyoruz ki: “terör şebekesi israil’e bin taş; kardeşimiz, canımız, ciğerimiz Filistin’e bir dua gönder…” Dergimiz Kurtuba dokuzuncu sayısıyla tekrar huzurlarınızda. Mübarek Ramazan ayının şu son günlerinde, içimize dirilişi çekiyoruz. Kudüs’ten gelen direniş haberleriyle gözlerimiz aydınlanıyor. Lübnan’da geçen yıl kazandığımız zaferin tadı damağımızdan gitmiyor. Vel hasıl; gelecekten ümitliyiz ve hep birlikte ümid edeceğiz. Kurtuba bu hafta gene dolu bir içerikle sizilerle olacak. Dergimizin ilk sayfasını Muhammed İkbal’in yaklaşık bir asır önce yazdığı, bugünkü Endülüs sevdamızı yansıtan “Kurtuba Camii” şiiri ile birlikte açacaksınız. Değerli yazarımız Suphi Giz dokuzuncu sayıda Endülüs Dosyası “Şimdi Gemileri Yakın” çalışmasının beşinci bölümüyle sizlerle olacak. Dergimiz şairlerinden Kübra Çomaklı’nın “Emek Arası Hüzün” isimli şiirini bu hafta okuyabilirsiniz. Yazarımız Yunus Emre Tozal “Ufuktaki Umut” isimli çalışmasıyla bu hafta da dergimize renk katmaya devam edecek. Ayrıca Hares Yalçi, “Kıyam “Et” 1” adlı denemesiyle Kurtuba’da olacak. Dergimize bu hafta katılan Mehlika Toyga da ilk ürünüyle huzurlarınızda olacak. Yazarımızın “Sondu Yine” isimli şiir tadındaki denemesini beğeninize sunuyoruz. Son olarak ben denizin kaleme aldığı, “Ada ve Güz” adlı denemeyi ve Cemal Kaya’nın, “Son Müntehir” isimli şiirini sayfalarımızda bulabilirsiniz. Hepinizi saygıyla selamlıyorum. “terör şebekesi israil’e bin taş; kardeşimiz, canımız, ciğerimiz Filistin’e bir dua gönder…” Selman Maltaş iletişim ve ürün göndermek için |
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
|
"şimdi gemileri yakın" 5 // Suphi Giz |
ithaf endülüs tarihi, insanlığa kendini tanıma, başkalarıyla barış, uzlaşma ve yardımlaşma içinde kardeşçe yaşama tarzını öneriyor. kendine has coğrafi, siyasi, askeri, sosyal, kültürel ve medenî özellikleriyle bir hoşgörü, bilim ve kültür medeniyeti.. bu nedenle o, islâm tarihi içinde bugün üzerinde çalışılacak en önemli konuların başında gelmektedir. (lütfi şeyban) giriş abbasiler döneminin "adil ve özgürlükçü" siyaseti nedeniyle gelişen fikri ve tasavvufi akımlar, islam coğrafyasının diğer yerlerinde olduğu gibi, afrika'nın iç kesimlerinde de etkisini göstermiş, bir çok mahalli lider veya kabile reisi islâmı afrika insanının mistik yapısı ve gizemli kavramlara olan ilgisinin bir gerekçe olarak murabıtun hareketinin etkili olduğu miladi 11. ve 12. yüzyıllarda islâm dünyasının genel siyasi durumunun çok da iç açıcı olmadığı görülmektedir. bağdat merkez olmak üzere asya'da sembolik gücünü korumaya çalışan abbasi halifeliğinin karşısında, ciddi bir güç olarak duran batıni hareketinin, bütün kuzey afrika, suriye, batı arabistan ve sicilya'yı içine alacak şekilde fatimi devletini ve batıni devletlerin takip ettikleri politikaların genel ekseni, tarih boyunca hep sünni devletleri içeriden zayıflatmaya yönelik olmuştur. bu durum islâm dünyasında, bir tehlike ve tehdit olarak halen devam etmektedir. murabıtun hareketi de, kuruluşundan yıkılışına kadar batıni fikir akımları ile mücadele etmek durumunda kalmıştır. Batıniliğin islâm dünyasına yaşattıkları sancılı süreç, ayrıca bir inceleme konusu olarak ele alınabilir. muvahidun hareketinin lideri olan abdullah b. yasin, büyük sahra ile fas sınırı arasında yaşayan cuzuli kabilesine mensub bir alimdir. ispanya'da kurtuba şehrinde başladığı tahsiline, sus'ta devam etmiş ve burada darülmurabıtın adıyla kurulmuş olan ilk ribat eğitimini tamamlamıştır. abdullah b. yasin, berberilerden cüdale kabilesi reisi yahya b. ibrahim'in davetine uyarak, büyük sahra'nın güneyinde yaşayan ve kelime-i şahadetten başka islâmla bir iliskişi olmayan kabilelere islâm dinini öğretmeye başladı. abdullah b. yasin'in irşad faaliyetlerinin ilk dönemlerde, bahsi geçen kabileler arasında umduğu başarıyı sağlayamadığı görülür. bu nedenle o, kendisine sıkı bağlı kimselerle, murabıtlar hareketi sadece bir züht hareketi olarak toplumun değisik kesimleri içinde yayılmakla kalmamış, giderek bir devlet disipliline dönüşmüştür. özellikle senhaceleri'in bir kolu olan cudale kabilesi reisi, islâmi bilgilere vakıf, kültürlü ve cesur bir insan yahya b. ibrahim'in desteği ile, murabıtun hareketi çevrede bulunan diğer kabilelerin de intisabı ile hızla yayılmaya başlamıştır. abdullah b. yasin'in başlattığı bu sufi hareketin, kabileler arasında yayılıp devletleşmesinde, doktrininin ikna ediciliği yanında, şüphesiz hareketin askeri bir disipline dönüşmüş olması da yer alır. farklı bölgelerde yaşayan kabileler arasında kurulan ribatlarda yetişen fedailerin, hareketin prensipleri doğrultusunda belirlenmiş kuralları uygulamaları ve ticaret yollarının güvenliğini sağlamaları ile, bölgede huzur ve adaletin tesisi sonucu kurulan bu devlete, tarihte murabıtun devleti denilmiştir. abdullah b. yasin, dini ve askeri yönden iyi yetiştirilmiş bir ordu teşekkül ettirmiş ve başlarınada dava arkadası yahya b. ibrahim'i, daha sonra da yahya b. ömer'i getirmiş ve fetih faaliyetlerine başlamıştır. abdullah b. yasin'in manevi liderliğinde kurulan ve giderek genişleyen murabıtlar devleti’nde, yahya b. ömer'in şehit düşmesi üzerine, 1056 yılında "emirü'l-müslimin" ünvanı ile ebubekir b. ömer başa getirildi. bazı kaynaklar, murabıtlar devletinin kuruluşunu bu tarihle başlatırlar. bunun sebebi, esas fetihlerin bundan sonra yaşanması olmalıdır. ebubekir b. ömer'in emirliği döneminde büyük fetih hareketine giriştiğini görüyoruz. ilk hedef olarak fatimilerin bir kolu olan şii sus prensliği ortadan kaldırılmış, iyi yetiştirilmiş bir komutan olan yusuf b. tafsin'in de yardımı ile ele geçirilen bu prenslikte şii akidesine son verilip maliki mezhebinin esaslarına dayanan yeni bir idare kurulmuştur. murabıtlar bundan sonra meşmudalar idaresindeki, mağrip topraklarına girmişler ve buranın bir kısmını ele geçirmişlerdir. daha sonra da, afrika'nın batı kısmına egemen olan fana krallığına son vererek, sufi hareketin yayılma alanını da genişletmişlerdir. 1059'da temasna bölgesinin hakimi olan putperest ber*****alarla yapılan savaşta abdullah b. yasin şehit düşmüştür. murabıtlar dönemi (1090- 1147) murabıtlar, esas ihtisamlı dönemini yusuf b. tafsin döneminde yaşamışlardır. onun zamanında, zahidlerden oluşan islâm ordusu, endülüs müslümanlarının daveti üzerine kuzey afrika’dan ispanya’ya geçip toledo’yu ele geçiren alfonso’yu 1086 yılında zellaka savaşında ağır bir yenilgiye uğratınca hıristiyan ilerlemesi bir süre durmuşdu. yusuf b. tafsin, endülüslülere birlik tavsiye edip geri döndü. ancak endülüsdeki müslüman gruplar ve devletçikler arasında çekişmelerin ve kaos ortamının devamı üzerine ikinci defa ispanya’ya geldi ve emîrlikleri tek tek merkezi idâre altında birleştirip burayı murabıtlar’a bağlı bir vilayet haline getirdi. diğer müslüman emirlerin de itaat etmesi ile ispanya'da murabıtlar devri başladı, böylece bölgede islâmın hakimiyeti bir kaç asır daha uzadı. onların bu faaliyetleri, islâm dünyasında büyük yankı uyandırdı, hatta abbasi ve selçuklu hükümdarları üzerinde büyük tesirleri olan nizamiye medreselerinin baş rektörü imam gazali hazretleri, emir tafsin'i ziyaret için yola çıkmış, ancak mısır'a geldiğinde vefat haberini duyup geriye dönmüştür. islâm dinine sıkıca bağlı ve batı kaynaklarında "almovarides" şeklinde geçen murabıtlar, ehl-i sünnet mezheplerinden malikiliği benimsemişler ve cihat düzenine dayanan devletlerinin sınırlarını, mısır'dan atlas okyanusuna, nijer havzasından ispanya'da ebro nehrine kadar genişletmişlerdir. baskentleri ise merakeş şehri idi. 60 yıl süren murabıtlar dönemi daha önceden kendilerine destek veren ulemanın desteğini çekmesi ve iç çekişmeler dolayısı ile 1147’de son buldu ve bundan istifade eden hristiyan krallar oluşturdukları bir haçlı ordusu ile meria, katalonya ve bazı önemli şehirleri ele geçirdiler. murabıtlar devletinde, yusuf b. tafşin'den (1106) sonra şu hükümdarlar idâreye geldi: ali b. yusuf (1143) ve taşfîn b. ali (1146/1149). velhasıl, aslen kuzey afrika kökenli bir hanedan olan murabıtlar, endülüs emevilerinin parçalanmasını izleyen karışıklık döneminde, düzenli bir askeri güce sahip olmalarının da verdiği avantajla kısa sürede iber yarımadasının müslüman bölgelerinin neredeyse tamamını ele geçirdiler. 1090 ve 1147 yılları arasında bugünkü ispanya'nın büyük bölümü ve kuzey afrika'daki bazı toprakları denetimleri altında tutarak güçlü bir devlet düzeni teşkil ettiler. ilk başlarda güçlerini korusalar da sonraları hristiyan iber halklarının saldırıları ve kuzey afrikalı diğer toplulukların çıkarttığı ayaklanmalar yüzünden güçleri gün geçtikçe tükenen murabıtlar, kendileri gibi kuzey afrika kökenli bir halk olan muvahhidlerin saldırıları sonucu onların egemenliği altına girerek siyasi egemenliklerini kaybettiler. sonuç endülüs'e kuzey afrika'dan gelerek hıristiyanları bozguna uğratan, ardından endülüs'teki emirlikleri tek tek merkezi idare altında birleştiren ve ülkeyi afrika merkezli devlete bir eyalet olarak bağlayan murabıtlar'ın endülüs'teki hakimiyetleri son bulunca, endülüs'te siyasî birlik tekrar bozuldu ve hıristiyanlar yine reconquista'yı gerçekleştirmek için uygun hale gelen ortamda harekete geçtiler. murabıtların ispanya hakimiyeti 1147 yılına kadar, yarım asırdan fazla sürmüştür. onların hakimiyeti döneminde yetiştirilen islâm bilginleri ve sufilerin gayretleri ile islâm dini, moritanya, senegal, gana, yeni gine, nijerya, mali ve gambiya gibi yerlere yayılma imkanı bulmuştur. balear adalarında 79 yıl (1126-1205) hüküm süren beni ganiye melikleri de murabıtlara bağlı olarak yaşamışlardır. akdeniz'in batısında yer alan bu adalar ülkesinde bundan sonra, eğemenliği ele geçirmiş olan şii muvahhidler'in dönemi de dahil edilecek olursa, müslümanların buradaki hakimiyet süreleri, aragon istilasına kadar, 518 yıl sürdü. islâm dünyasının mağrip kanadını oluşturan ve berberi kabileler arasında islâmın yayılmasını sağlayan murabıtlar devleti, gazzali ekolüne bağlı olarak bir asır kadar bölgeye hükmetmiş, ancak yukarıda ifade edilen sebeplerle ve en çok da batıni muvahhitlerin saldırıları ile 1147'de kesin olarak yıkılmıştır murâbıtlar'ın yıkılışıyla endülüs'te siyasî birlik tekrar bozuldu, ikinci mülûkü't-tavâif dönemi diye adlandırılan devreye girildi ve hıristiyanlar yine reconquista'yı gerçekleştirmek için uygun hale gelen ortamda harekete geçtiler. 1- murabıtun hareketi, sunni/sufi bir harekettir. islâmın çoşkulu bir biçimde yaşandığı ve bu nedenle de kısa sürede yayılarak kıta dışına tastığı anlaşılmaktadır. 2- cihat faaliyetini esas alan bir hareket olması, islâm dininin hristiyan veya putperest olan berberi kabileler arasında yayılmasını kolaylaştırmıştır.bu durum tasavvufun, afrika'nın islâmlasmasında en üst seviyede katkı sağladığını bize göstermektedir. 3- islâm dünyasında çok ciddi bir sorun olan batıniliğin, bu devletin de iç ve diş politikasının en önemli belirleyicisi olmuştur.bu yüzden murabıtun hareketinin ilgi alanlarından biri de, batinilikle mücadele olmuştur. afrika kıtasında şia'nın yayılmasını engelleyen, tarihsel açıdan çok önemli bir görev üstlenmiştir. 4- şii erdebil tarikati hariç tutulacak olursa, islâm dünyasında devlet kuran ve kendi esaslarn devletin kurumlarının şekillenmesine yansıtan murabıtun hareketi, bu yönü ile senusiliğe benzemektedir. 5- islâm dünyasının başka yerlerinde, daha çok toplum içinde "irşad" misyonunu üstlenerek örgütlenmiş olan tasavvufi hareketlerden çok farklı olarak, imam-i gazali'nin sistemine uygun geliştirilen tasavvuf eğitiminin askeri nitelik taşıması, onun giderek devlet düzenine dönüsmeşini de sağlamıştır. 6-murabıtun hareketi, daha çok afrika'da görülen "ihyaci ve ıslahatçı" sufiliğin bidayetini teşkil eder. 19. yüzyılda etkin bir sufi hareket olarak karşımıza çiıkan senusiliğin; hatta 20. yüzyılda mısır ve suriye'de, etkili siyasi muhalefet örgütlenmesi olarak bilinen ihvan-i müslimin hareketinin arka planında,murabıtlarla başlayan bu ihyacı tarihi gelenek vardır.
|
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
|
ada ve güz // Selman Maltaş |
|
Ruhum dudaklarımda geziniyor. Kalbim, avını yakalamak için hipnoz olmuş bir aslan yavrusu. Kelimelerimin gözlerini bağlamışlar. Tenimdeki sıvalar dökülüyor. Hafızamda gizlenmiş hikâyeler sessiz. Kirpiklerimde gittikçe ağırlaşan bir çileyi omuzlamış gibiyim. Bir kırkayak çıplak ayaklarımın üzerinde geçti sanki. Hissettim onu. Evet, o bir tırtıl. Küçükken dedem ve ninemle birlikte kırlara giderdik. Köyde son kalan birkaç haneden birisinde de onlar kalıyordu. Herkes şehre göçmüştü. Onlar ise, “Biz doğduğumuz topraklarda ölmek istiyoruz” diyerek direnmişlerdi. Köyde, her tarafı asmalarla dolu evlerini terketmemişlerdi. Ben çocuktum. Onlar bu cümleyi her sarfettiklerinde bahçeye koşar, bir avuç toprakla geri dönerdim. Bakın derdim, bu toprak da, bizim şehirdeki evimizin bahçesindeki toprağın aynısı. Ben bunu söyledikçe onlar beni daha çok bağrına basar, elimden tutup, “Hadi, gel birlikte kıra gidelim, orada topraklarımızın sesini dinleyelim” der ve beni at arabasına bindirirlerdi. İlk kez gittiğimizde toprakların sesini çok merak etmiştim. Öyle ki, hayal dünyamda binlerce köprüler kurup, bir oraya bir buraya koşturuyordum. Toprak acaba nasıl konuşuyordu. Neler söylüyordu. Kesin onun da dertleri var diyordum içimden. Çünkü, bizim mahallede evimize gelen kadınların hepsinin binbir türlü sıkıntısı vardı. Nasıl oluyor da, her hafta başka bir hikâye anlatabiliyorlardı. Galiba onlar benden daha güzel hayal kuruyorlardı. Kıra geldiğimizde, sadece çekirgelerin sesini duydum. Dedemin gözlerinin içerisine bakmıştım. Hani diyecektim, toprak konuşmuyor. Bana baktı, “Kokuyu duyuyor musun?” diyerek kır havasını ciğerlerine çekti. Ben de onun gibi yapmaya çalıştım. İlk sefer de, az buçuk bir koku işittim. Sonra bir kez daha havayı ciğerlerime doldurdum. Bu kez daha güzel bir koku duyuyordum. Bu toprak bizim bahçedekiler gibi değildi. Çünkü bizim bahçedeki toprak kokmuyordu. Sadece toprak gibi duruyordu. Ninem yere eğildi. Yerden bir avuç toprak aldı, “Toprağın içerisindekini görüyor musun?” dedi. Ninemin avucuna doğru eğildim. Her tarafı toza bulanmış, uzunca gövdesi olan, değişik bir yaratık, avucundaki toprakların arasında duruyordu. Parmağımı üzerine götürdüm. Dokundum. Hareketsizce bana bakıyordu. Sonra bir hamleyle elime atladı. Kolumun üzerinde gıdıklar gibi hareket ederek bir anda gözden kayboldu. Şaşırmıştım. Bizim topraklarımız kokmadığı gibi, buna benzeyen yaratıkları da barındırmıyordu. Yoksa dedem gerçekten de doğru mu söylüyordu. Bu topraklar bizim topraklardan değil miydi. Merakla nineme bu yaratığın ismini sordum. Tebessüm ederek, “O bir tırtıl, yani kırkayak” dedi. Ne kadar da çok ayağı vardı… Hafifçe yerimden doğruldum. Kendimi çok yorgun hissediyordum. Sanki, bulutların arasında biriken, sonra beyaz gelinliğini giyerek toprağa düşen bir dolu tanesiydim. Düşmüş ve öylece kalakalmıştım. Boynum kireçlenmiş gibiydi. Hareket etmekte güçlük çekiyordum. Çevreme baktım. Gözüme ilk çarpan uçsuz bucaksız, masmavi bir renkti. Mavi rengini çok sevmeme rağmen, o an, sadece mavi rengi görmek beni tedirgin etti. Belki bir gökkuşağı yakalarım diyerek gözlerimi semaya diktim. Hayır, gökkuşağı yoktu. Gökyüzü de masmaviydi. Bir tane bile bulut bulmak imkansızdı. Korkmaya başladım. Arkamı dönecek halim yoktu. Önümde devasa bir umman duruyordu. Gözlerimi yere indirdim. Derken, vücudumu ziyaret eden o tırtılı gördüm. Uzaklaşıyordu. Arkasına bile bakmadan, her adımda kırk tane iz bırakarak uzaklaşıyordu… Bağırmak istedim. Ona; gitme, benimle kal demek istedim. Fakat nafile, sesim çıkmıyordu. Dilimi yutmuştum. Konuşamıyordum... Yüksekçe bir dalga üzerime doğru geliyordu. Ben sahildeydim ve dalga ağzını açmış, beni yutmak için yaklaşıyordu adeta. Ellerimi yüzüme götürdüm. Gözlerimi kapattım. O an okyanustan sert bir şamar yedim. Vücudum titriyordu. Aslında titreyen vücudum değildi. Hatıralarım titriyordu. Ben üşüyordum… |
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
|
ekmek arası hüzün // Kübra Çomaklı |
salına salına süzülürüm dağ eteklerine hengameli bir kayde duyulur ara sıra raylarımdan sonra gevşer bütün melodi boğumları donmuş bir nehir üzerinden kayar gider aklım duraksamaların ötesinde her hemzemin geçit kapanır yollarıma ebediyen handikaptır bana bu duraklar; arbedeli solumaktır azılı bir eşkıyanın ellerinde bu yüzden rötarlıyımdır biraz her yanım dünden kalma ters mi oturdum hayata nedir her şey geri gidiyor sanki başa sarıyor dünya girdiğim her tünel yığın yığın birikmiş karanlıktır üzerime hey gidi zulana yandığım; gözlerime perde diye inen bu hakikatte ne? arasata yetişen lokomotif, önümde kara tabuttur bir vakum gibi çekilir yavaş yavaş can! telaş eder ellerim artık büsbütün yaralıyım agora meclisi toplanır arşivlenir ömrümden siyah beyaz ne varsa ekmek arası çakıl olur bana hayat çoktan biletim kesilmiştir; ne mavi ne mor buz gibi sırtımda musalla soğukluğu teneşir suyu ılıklığında bir rüzgar faydasız bir serumdur artık bana toprak nerede o fişekli havailerin ey semavat? hiç solmayan bir yıldızındım hani! hani gözlerimde hatrı vardı yağmurların ısıtacaktı ya güneş ellerimi ilk kez sonra bir kelebek konacaktı omzuma hani bir goncanın dörtlüsü olacaktım ya ya da bir menekşenin sevinci |
Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
|
ufuktaki umut // Yunus Emre Tozal |
|
Yetim kalmış bir acının feryatlarıydı kâinatı inleten ses. Taş kesilmiş kalplerin duyamayacağı, şefkat katrelerinin yanaklardan süzüldüğü gamzelerin ise hissedeceği/yaşayacağı feryatlar… Hayalin derinliklerinde, yüreklerin en onulmaz yaralarında bulunan korların isyan ettiği bir şehir. Ve şehrin göbeğinde tek koluyla ayakkabı boyacılığı yapmaya çalışan bir yetim. Yetimdi, öksüzdü ama dilenmeyi değil, rızkını aramayı sabırla sürdüren bir çocuktu. Bu koca şehre nasıl geldiğini bilmiyordu. Nasıl ve nereden geldiğini hatırlayamıyor ama sanki küçükken buralara ait olmadığını anımsıyordu. Birileri tarafından şehrin göbeğine bırakıldığını biliyordu fakat o birileri kimdi?… Bildiği, kalacağı yer olarak parklar, apartmanların bodrum katları, yemek arayacağı yer olarak ise çöplüklerin olduğuydu. Nefret etmiyordu kimseden ve nefret edilmek istemiyordu. Azarlanınca kaçıyor, kalabalıklarda gözyaşlarını saklamaya çalışarak kimsenin olmadığı yerlere gitmek istiyordu. Ama biliyordu ki, kimsenin olmadığı yerde yemek yiyemez, yaşayamaz, canı sıkılır. Kaderine razı olmuş bir edayla insanları süzer, Rabbine onların kendisine merhamet etmeleri için dua ederdi. Yaşıtları önünden geçerken, yüreği titrerdi. Masumca duygularını belli etmemeye çalışarak “boyayalım abi”, “boyayalım abla” sesleriyle dikkatleri üzerine çeker ve sonra ağlamaklı bir şekilde kendi kendisini teselli ederdi. Güneş her doğduğunda umudun yeniden doğduğunu, baharın her gelişinde bir gün tüm sıkıntılardan kurtulacağını müjdeliyordu yüreğine. Yüreğinde merhamet olmayan insanları gördükçe, imtihan üzere yaratıldığını düşünürdü çocuk aklıyla. Ve yüreğinde ümitsizliği hayatlarına duçar edenleri gördükçe, acımaya başlardı. Önemli değildi onun üç-beş kuruşla karnını doyurmaya çalışması. Önemli değildi onun parklarda, ağaç kovuklarında kalmaya çabalaması. Gücünün yettiğince çabalar, ölünce de Rabbine “ben elimden geldiği kadar hayatta kalmaya çalıştım” deyip başından geçenleri anlatırdı. Bazen öyle anlar oluyordu ki “Ben dünyaya acı çekmeye mi geldim? Neden kimse beni sevmiyor, bana yemek vermiyor” diyerek düşünür, Rabbi ile nasıl iletişime geçeceğinin hayalini kurardı. Farkındaydı insanların tuhaf tuhaf davrandıklarının. Sanki bu kadar kısa bir hayat sürecinde, boş yaşıyorlardı. Korkuyordu… Kötü emellere bulaşmaktan, sokak serserilerine kapılmaktan çok korkuyordu. Ve bunun için hep yer değiştiriyor, saklambaç oynarcasına sabit bir yerde beklemiyordu. Bir gün ekmek bulmak ümidiyle çöplükleri karıştırırken, güller buldu. Solmuş güllerdi bunlar. Atılmış, koklanılmamıştı sanki… İçlerinden birisini aldı, okşadı ve kendince konuşmaya başladı: —Biliyor musun kimse beni sevmiyor. Kimse konuşmuyor. Bakkal amca da olmasa arkadaşım olmayacak. Tek kollu olduğum için iş de vermiyorlar bana. Sadece bakkal amca ekmek veriyor bana. Sadece bakkal amca koruyor beni kötü çocuklardan. Sen benimle oynar mısın? Benimle uçurtma uçurur musun? Tek kolum var ama uçurtma uçurabilirim ben. Benimle beraber gezer misin parklarda? Çocuktu, umutları vardı. Ardı arkası kesilmeyen düşleri götürüyordu dünyanın buhranından yüreğini. Sevgisini verecek bir arkadaşı yoktu. Şefkatle beslediği kediler bile terk etmişti. Ama hayata dair beslediği hayaller, o kadar büyüktü ki büyük bir sabırla bağlıyordu hayata onu. Gün doğacak diyordu kendi kendisine… Öyle bir gün doğacak ki bir gün, benim de evim olacak, benim de arkadaşlarım olacak, ben de okuma öğreneceğim… Umutlarını bir kenara bırakıp gülü sevdi sevdi ve bıraktı yerine. Arkasına döndüğünde bakkal amcaya benzeyen yaşlı bir amcanın kendisini izlediğini gördü… Bir an yaşlı amcanın kendisini ismiyle çağırmasına şaşırdı, hayret ki ismiyle kendisini çağırıyordu yanına! Solgun gülü cebine koyup yanına gitti. Yaşlı amca ismini bakkal amcadan öğrendiğini ve kendisini okutmak istediğini söyleyince sevinçten ağlamaya başladı. Güle söylediği tüm umutlarını, düşlerini duymuş olmalı ki “Benim senin yaşlarında bir torunum var. Onunla beraber uçurtma uçurur, beraber gezersiniz. Beraber oynarsınız artık…” Ağlıyordu… Sevinçten mi yoksa bir anda hayattan korktuğundan mı bilinmezdi ama ağlıyordu… Kirpiklerinden süzülen gözyaşlarını silen amcaya uzun uzun baktıktan sonra boynuna atıldı. Maviye özlemi, sarılabileceği bir büyüğü ile buluşmuş ve götürmüştü onu boş kaldırımlardan. Gözleri güneşin doğduğu yerdeydi. Rabbine kendisine bu kadar nimet verdiğini düşünerek atıldı boynundan yaşlı amcanın ve koşmaya başladı. Her gün güneşin doğduğu yere batmak, batarken izlemek en büyük sevinciydi. Şimdi de sevincini ufukla paylaşmalıydı. Ufuktan doğan güneş umudu muştuluyordu her gün… Deniz kıyısına gelince uzaktaki gemileri gördü, ufka kavuşamayacağını anlayınca durdu ve haykırdı: —Artık ben de okuyacağım! Artık ben de uçurtma uçuracağım! Heyy duyun beni, duyun sevincimi! Şehrin vurdumduymaz insanlarından kurtulmuştu. Artık onları seyretmeyecekti. Artık çok az bildiği alfabeyi öğrenip okumaya başlayacaktı. Sonunda duaları kabul olmuştu… Havayı hiç bu kadar rahat içine çekmemişti… Üzerine rahmet yağmurlarının yağdığını hissedercesine zıpladı. Hiç bu kadar yakın olmamıştı göğe! |
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
|
kıyam "et" 1 // Hares Yalçi |
|
takvimlerden yaprak almadım,günler geçmez diye.. üzerime abanan yokluğuna engel bir şey öğrenemedim satır aralarında..şimdi de yaşanmamış yarınların koparıyorum izlerini.. ölüm; yaşadım sanıp gelir belki.. bunadım bulamayınca.. anlama işte.. şuh bir kadındır zaman.. kahkasını yüzüme savuran.. ümit manzaralı gözlerine çekerken bir nefes daha yaygarandan,gereklilik kiplerine hapsedilmişliktir damağımda çınlayan.. kan aradım susayınca..su sayınca kanabildim ancak.. ne vakit oturayım desem keşkelerime,kendimi kalkıyor buluyorum dünlerden.. liman gemiye demir atınca,yaşlarımdan gözler dökülür.. karınca orduları yürür ürpertimde.. söz orucuna yatmış yanımdan parmaklarımla kundaktaki kelimelerimi gösteriyorum.. mucize.. yamalı aydınlıklarda mıhlanan "çar"em.. çarmıh yetmez tutmaya,arttır sayılarını.. yüreğime "MALİK".. cehennemime bekçim.. hüzün.. sen,hınçla saldır.. kale gibi durdum önümde.. ve yüzünün mahşerinde çırılçıplak damlalar.. vuslata kıyam et.. aşk.. kıyamet.. |
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
|
sondu yine // Mehlika Toyga |
|
... bir kaç ölüm kırpıntısıyla sıyrılıyoruz susuşların erbâbından, ve boşanıyoruz körpe zalimlerin malayani hınçlarından... ...Düşmek bana bî_karar bu lehçede (!) en iyisi gömmek peçe ardı balçıklarıyle sıvanmış bu gardiyanlığımı... Ölüm... Sen ki; gözlerine kırağı çalınmış çocuk (!) tek yaptığın ezel soframdan arta kalanları devşirmek Heyhat !!! bir lâhza dursan... Doğarken parmaklarının mengenesine sıkışan soluklarca verilmiş bir ahidnâmesin bana, ihaneti haketmezsin bilirim.. Seni tasavvur edemiyorum, seyir alemindeyim baktığımca.. bir an varacak gibi oluyor tenim bir ısırık uyarınca, derken avucumdan sıyrılıveriyorsun acın(y)arak...
Sondu yine... ...Göğünden kopagelen bir akşam üstünden çalınmış, dualarımın encâmından telâkki ediyordu umutlarım... ...Telâşlı kartallarca istilâydı "havf ve reca" ve açılmadık cevapların soruları oluyordu korkularım... Ölüm... Sen ki; sabahlarının kıyamına kurşun secdeleri sıkışmış çocuk (!) Leyl'evî çığlıklarımdan kopagelen kum tanelerimce varsın bana.. <******>******> Heyhat !!! bir lâhza dursan... Kays'ların vâveylalarına sıkışmış sükût oruçlarımdan bîhaber geziniyorken omuzlarımda harflerince.. ben dirilmenin muştusundayken sana kösnürüm sanma (!) küllerinden göğsüme iliklediğim yangılarda, bir ağıt olur kalır parmaklarımda... usançlı değili(m)z gözlerimden süzülen paslı yağmurlara, yalnız boğulmanızdan tedirginim... Sondu yine... ...Cehennem uğultularının tevbe çığlıklarıyle kavgaya tutuştuğu ürkütülmüş hayat hazineleri saklanırdı bir zaman aykırlığına... ...ve çekilirdi yazgımızdan ceste ceste kızıllar dokunan ahvâlimiz, sokulurken bir sırat hayalisi feryâd_u efganımızın akışkanlığına... Ölüm... Sen ki; beklenmedik intiharların sehpalarından fışkıran çocuk (!) ağıtlarımda şımaran "hak" diğergâmlığımı üstlenen kıyamlarımca varsın bana.. Heyhat !!! bir lâhza dursan... Ey hâsıl_ı secdem (!) şarlayarak devir bir bir.. kabaran namlunun körpe cesetlere büyüyen dişlerini.. ben sırtlandığım mezarların çelimsiz astarlarıyla dokuyacağım dua nakışlı heyulalarımı... rikkâtimi koluma takıp koşmaya başlayınca kahkaların ıtrî soysuzluğuna, vardığım tüm şehirler "aşk" kötürümü uyanacak... Sondu yine... ...Açıklanacak ne kaldıysa lâkırdılar öncesi yanık kokuları yükselirdi şehâdetin başı kesik selâlarına... ...bırak tafralarında kaysın sabîlerin vahşet kımıltıları demlenen saçlarından yeter ki, sıyrıl ve bak yüzüne (!) iffetin taşan seli'kanlı bağrına... <******>******> Ölüm... Sen ki; beklenmedik gülistânların kibritinden tozan alevli çocuk (!) Günlerime devinen ilkel gemilerin yüklendiği bir rüzigâr kadar varsın bana.. Heyhat !!! bir lâhza dursan... Tebessümlerine hicrân bulaşmış evlerin bacalarından büyüyen savaş yaygaraları zorluyor şimdi tan yerinin kapılarını.. Saçmalar uluyor çocukların ağrıyan yarınlarında. Öylesine sessiz saplıyor hıncım çare'siz' liğimi, örümceklere emanet ettiğim mağralarıma. Bir çift güvercin izdüşümü bile suçumu bastıramıyor (!) son günlerde cinayet türküleri mi dolanıyor ne (?) sokaklarımda.. Artık yüzüne bakamadığım riyadan kararmış, bu yıpranmış sözleri yırtmalıyım.. Şimdi belki esirgiyorum bir mendilden bile göz yaşlarımı, "utanıyor muyum" ne (?) "acz"iyyetimden.. ama gün gelecek elbet, gözlerinin rayihâsına kör eylediğim bakışlarım /cennet/ bakışlarının alevinde kaybolacak.. hesaplar kesilecek (!) Son işte... Bir avuç topraktan sıyrıl da bak yüzüme.. yıkılmadan karşımda.. (!) |
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
|
son müntehir // Cemal Kaya |
|
Dermansız geçen her vakte yeni bir dert eklemedeyim İnsanların gönül kafeslerinden uçurdukları kuşlara özenmedeyim Dilimde kavi kelimeler; kalemini sırtında taşıyan dervişim/ Ne çok şey İnsanın kaderine tek kişi kaldığı yeri dolduran Acıya yakınlığın uzağından-yakınından Girdaba batmış bir ömrü tercüme etmelidir İçkin kelimelere zeyl düşürüldüğü vakit Hükmümüz verile! Kalbindeki alazdan, bir düşü aheste-seyr Bu kizb iledir gelen-giden, yoktur kalan Veyldir bir eylülden yavaşça damarlarımıza akan Budur beyaz gömlek giyerek sessizce taş atmak deliliğe Son uykusundadır toprak; naçar! Toprağa kapanan acılarını Muhacir kuşların sesine yasladıysan Bir duvara dikerek gözlerini, En çok suskunluğunda konuşan ay ışığın belle beni Yeni bir gün doğumunun nirengisinden geçerek şerhler düşür bahtıma Sonun eşiğidir; ne döküyorsa sonbahar, bu son müntehirdir… |
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
|
kurtuba camii // Muhammed İkbal |
|
|
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı