![]()
![]()
|
editörden 8 |
|
Merhaba değerli dostlar, Dergimiz Kurtuba sekizinci sayısıyla tekrar huzurlarınızda. Söz yolunda adımlamaya devam ediyoruz. Bu adımımıza farklı ve renkli bir boyut getirmek maksadıyla e-posta grubumuzu kurmuş bulunmaktayız. Ana sayfada bulunan e-posta grubu üyelik bölümünde kayıt işlemlerinizi gerçekleştirebilirsiniz. Hepimiz için hayırlı olmasını diliyorum. Kurtuba yine zengin bir içerikle karşınızda. Bu hafta, İzutsu'nun hayatından önemli kesitler bulacağınız Suphi Giz'in yayına hazırladığı "doğudan bir ışık: izutsu" adlı dosya sayfalarımızda olacak. Ayrıca dergimiz yazarlarından Yunus Emre Tozal'ın kaleme aldığı "Şam gezi notları" Suriyeli kardeşlerimizle aramızdaki sınırları ve mesafe farklarını ortadan kaldıracak. Bu gezi dosyasını es geçmemenizi ısrarla tavsiye ediyoruz. Kurtuba'da bu sayı Said Refik'in "Ağıta Güzelleme", Hares Yalçi'nin "Ölümsüzümsü" ve bendeniz'in "Yankılayan Y/amaçlar" isimli denemelerini beğeninize sunuyoruz. Kurtuba sekiz'in şairleri, "Mehmet âkif" isimli şiiriyle Murat Soyak ve "Ağulu sesim" adlı çalışmasıyla Kübra Çomaklı olacak. Yeni sayılarda tekrar buluşmak ümidiyle. Saygılarımla. Selman Maltaş iletişim ve ürün göndermek için; * : İlhami Çiçek |
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
|
doğudan bir ışık: izutsu // Suphi Giz |
islâm düşüncesi ve kur'an semantiği üzerine yaptığı çalışmalarla islâm âleminde tanınan düşünce tarihçisi ve dilbilimci izutsu, 4 mayıs 1914 yılında tokyo'da doğdu. babası bir zen budist üstadıydı, daha çocukluk yıllarından itibaren oğlunu bu geleneğe göre yetiştirmek istiyordu. izutsu lise çağına gelince, bir taraftan okula gidiyor, diğer taraftan babası evde ona zen budizm’in temel ilkelerini ve disiplinini öğretiyordu. izutsu aynı yıllarda, bolşevik ihtilalinden kaçıp japonya’ya gelen müslümanların kurduğu islam merkezi’ne gitmeye başladı. burada türkçe ve arapça öğrendi. lisans ve lisansüstü öğrenimini keio üniversitesi klasik ingiliz edebiyatı bölümünde yaptı. bir süre aynı üniversitede yunanca ve latince felsefe metinleriyle dilbilimi dersleri verdi. japon estetiği uzmanı toshio izutsu ile evlendi. 1938 yılında japonya'ya davet edilen müctehid musa cârullah ile tanıştıktan sonra islâm dinine ve kültürüne ilgisi daha da arttı. musa cârullah'dan arapça öğrenmenin yanı sıra, sibeveyh'in "el-kitab", ve müslim'in "es-câmiu's-sahih" adlı kitaplarını okudu. 1942’de kurulan “dil ve kültür araştırmaları enstitüsü”nde doğu dilleri uzmanı olarak çalışmaya başladı. bu esnada ibranice ve farsça’yı öğrendi. 1954 yılında profesör olur. 1951 yılında başlamış olduğu kur'an'ın japonca’ya çevirisini 1958 yılında tamamladı. daha sonra altı ay lübnan'da, bir yıl da mısır'da kaldı, bu süre içerisinde muhammed ebu rida, ibrahim medkûr, ahmed fuad el-ehvânî ve kâmil hüseyin gibi ilim adamlarıyla tanıştı. aynı yıllarda italyanca, ispanyolca, fransızca ve diğer batı dillerini öğrendi. 1961 yılında kanada'ya giderek orada on sekiz yıl kaldı. montreal mcgill üniversitesi islâm araştırmaları enstitüsü'nde, ebu'l-hasan el-eşarî, ibn sina, imam gazali, şehabeddin es-sühreverdî el-mektul ve muhyiddin ibnü'l-arabî gibi islâm âlimleri ile ilgili dersler okuttu. burada a. ruşen sezer, seyyid hüseyin nasr ve hermann landolt ile tanışır. 1969 yılında görev yaptığı islâm araştırmaları enstitüsü'nün tahran kolunun kurucuları arasında yer aldı. mehdi muhakkik’in davetiyle burada her yıl üç ay ders verir. hatta iran, tahran üniversitesi'nde kendisine fahri doktor ünvanı verildi. 1974 yılında seyyid hüseyin nasr’ın daveti üzerine tahran kraliyet felsefe akademisi’nden ders vermeye başlar. tahran’da bulunduğu yıllarda, henry corbin, muhammed arkoun, abdurrahman bedevî gibi önemli isimlerle tanışır. burada molla sadra, mir damat ve sebzevari gibi düşünürler üzerine araştırmalar yapar. ayetullah humeyni’nin islam devrimi hareketinin başladığı 1979 yılı ortalarında tahran’dan ayrılarak japonya’ya döner ve tokyo'ya yerleşir. izutsu, hayatının bundan sonraki kısmını telif çalışmalarıyla geçirdi. ve uluslararası ilim camiasında haklı bir ün kazandı. 1982 yılında keio üniversitesi’nde ordinaryüs profesör olarak tekrar çalışmaya başladı. pek çok din, kültür, felsefe ve mistik sistemi inceleyerek, değerli çalışmalar ortaya koymuş olan, islam, doğu ve batı dizgelerinin kesiştiği bir yerde araştırmalar üreten toshihiko izutsu 79 yaşında, japonya'nın kamakari kentinde, 7 ocak 1993 yılında vefat etti. izutsu, heidegger ve sartre'ın fikirlerinin doğu düşüncesi'yle şaşırtıcı benzerliklerinin olduğunu, özellikle de iran merkezli islam düşüncesinde öteden beri bulunduğunu vurgular. ayrıca derrida'nın ‘yapısöküm’ düşüncesini japonca’ya aktarmak ister ve bu konuda derrida'yla yardımlaşır. izutsu, otuza yakın yabancı dil bilmekteydi. bildiği yabancı dillerden bazıları; ingilizce, arapça, fransızca, almanca, italyanca, ispanyolca, rusça, farsça, türkçe, sanskritçe, ibranice, latince, eski ve yeni çincedir. islâm felsefesi, tasavvuf, islâm ahlâkı ve kur'an semantiği üzerinde çeşitli eserler yayımlamış olan izutsu'nun kaleme almış olduğu birçok eseri ve makalesi bulunmaktadır. izutsu'nun bu eserlerinden türkçe’ye çevrilmiş bazıları şunlandır: kur’an’da allah ve insan: dokuz bölümden meydana gelen bu eserinde, semantik ve kur'an, kur'an’ın anahtar terimleri, kur'an dünya görüşünün ana yapısı, allah ile insan arasındaki ontolojik münasebet, allah ile insan arasında sözlü ve sözsüz haberleşme münasebeti, hanifler, arab paganizmi, yahudi ve hristiyanlarda allah telakkisini açıklamıştır. islâm düşüncesinde iman kavramı. on bir bölüm oluşan bu kitabında kafir, fasık, mücrim, tekfir, islam, iman, amel, bilgi, tasdik, ikrar, amel gibi konulara açıklık getirmiştir. kur'an'da ahlakî kavramlann yapısı: üç bölümden oluşan bu eserde semantik tahlil ilkeleri, dil ve kültür, ahlak gibi konuları çeşitli kavram tahlilleri yaparak açıklamıştır. islâm'da varlık düşüncesi: bu eser islâmî felsefesinin moğollar sonrası dönemde ve özellikle iran'da geliştirildiği şekliyle vücut kavramı ve onun gerçekliği meselesi olarak varlık-vücut düşüncesi üzerinde yoğunlaşmaktadır. ibn arabî'nin fusus'undaki anahtar kavramlar ve "tao-culuk'daki anahtar kavramlar" isimli iki ciltlik eserde tasavvufi fikirleri, taoist filozofların düşünceleriyle karşılaştırmaya çalışmıştır. |
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
|
ölümsüzümsü // Hares Yalçi |
biz buğuyu kanat diye takınan iki aşıktık şimdi yarısı bile kalmadı bende gözlerimin… tüm ertelemeler namına biriktirdiğim; biraz anne özlemi, biraz da parmakları serpiştirilmiş kendimsiz yüceltme paydoslarında, belinden kavranılan, “he ce le ne mez” korkaklığıma iliştirilmiş deliliğim. Sana değdiremediğim her dokunuşa, hayalimdeki çocuğumla dertleşir misali damızlık sözler sıralıyorum.
|
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
|
ağulu sesim // Kübra Çomaklı |
|
içimin kıvrımalarında maruf olmayan bir yangı ellerimde aşkın emanetçisi bir vav'ın yalnızlığı var ve baktığım aynalarda sessiz kalmakla kimsesiz kalmanın paranoyası. yankısı olmayınca duvarlarımda çağrılarımın sarmal bilmece gibi yıllarca bir keşmekeşin imlerini sakladım yüzümde kimseler bilmedi döngülerimin boğumlarını soran olmadı bir od'un ahuzarından yetmedi bana hiçbir sevgilinin dilefkâr nağmeleri ve ah! diye diye tinsel bir efkârın ardından ıssız badiyelerde susuz kaldım. hangi öteden geldiği meşkuk öyle giz öyle efsun arzın ipini çeker gibi sevdası göğü deler ve celladım olur gibi cengâver bir bedeviyi toprağa düşmüş küskün bir yağmur taneciği yada kendi içine kıvrılmış bir yılan gibi beklemekteyim… oysa iyiden iyiye uzaktım dokunmuyordum şairin yalnızlığına bir nirengi noktası vardı lal ü ebkem sırlarımın ürkek ve naçar bakışlarımla kaçacaktım ağulu sesim yırtınca fezayı karanlığın ilk yarısında pervasızca yakalandım |
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
|
yankılayan y/amaçlar // Selman Maltaş |
|
Tutkuların esaretine girmiş, kalbi dört yerinden prangalanmış, karşısına çıkan kurtlara uluyarak, onları köstebek deliklerine kovalayan, şehrin göbeğine kurulmuş şölen çadırlarından uzakta yaşayan insanları mı ararsın, ey gönül. Aramak bulmanın yarısı demiş olsa da büyükler; elindeki, sinekleri bile korkutmaktan aciz, küçük bir kibrit çöpüyle yeryüzünde sevdalılar araman, çekirgeleri güldürüyor! Bak, tiz çığlıklarına sardıkları gülüşmeleri yıldızları endişelendirmeye yetti de arttı bile... Gece yüzünü saklıyor senden, fakat çekirgeler sözünü sakınmadan canhıraş bir şekilde sana sesleniyorlar, duymuyor musun? Gözlerini çevirdiğin gökyüzü sana yüz vermez elbet! Sen bir nehir misin ki, bağrında damla damla biriktirdiğin gökyaşlarını, sadakâti kuşanarak aşkın bulutlanmış kucağına geri gönderesin? Bir aç, bak bağrına; hangi koleksiyonları kurmuşsun yüreğinin paslanmış mahzenlerinde? Katrandan ördüğün kinlerin, özgeçmişinin hangi duvarlarına sinmiş? Heybende biriktirdiğin güzelliklerini sırtına vursan, sonra da sözünü yankılayacak bir dağ yamacı bulsan, doğarken mayana karıştırılan kimsesizliğini orada perçinlesen ömrünün sonuna dek; nasıl olur dersin? İki kaşının ortasına sert bir yumruk yemiş boksör edâsıyla bakma gözlerime. Tamam; hayatın kirli atıklarıyla batırılmış nehirlerinden beslenen bir denizin ortasında, sadece sen ve iplikleri kopmaya yüz tutmuş salınla sonunu beklemektesin. Fakat, arınabilmek adına, tutunabilmek adına, kurtulabilmek adına, kısmetini kovalamanı diliyorum senden... Görmüyormusun; dikenli çalıların muhasarası altındaki dik patikalar, yüreğinin tınılayan adımları için, rüzgârla ortaklık kurup geçeceğin yolları süpürüyorlar. Düşünüyorum da; şömine önünde boylu boyunca uzanmış dünyanın ağzından; soğuk, çetin, kalburaltı bir hayatın sarp yokuşlarına doğru hızlı adımlarla kaçmak istemini kamçılayan duygunun ana teması nedir acaba? Bir dağın zirvesine otağ kurup, elinde bir dürbünle, gökyüzünün ikiye yarılacağı, gelmesi muhtemel o kıyamet akşamını mı gözlemek? Yoksa, düzensizliğin yüklediği sorumluluklardan ötürü ikibüklüm olmuş kalbin sancılarını mı dindirmek? Belki de, yankı yapan dağların yamacından; ‘‘atomu yumrukla parçalayamazsınız’’ ikazı yapmak ve kendi vicdanını temize çıkarmak? Bütün bu cevapsız sorularımı sadece bir dağın yamacı yankılıyor; kaçmak! Her ne şekilde olursa olsun, balçıktan doğan benliği, gene balçıkla emzirecek bir dağ yamacına, kalbiyle birlikte iltica etmek. Dünyanın işvelerinden, işgüzarlıklarından, işkolikliğinden, işkillendirilmişliğinden yüreğini tecrit etmek. Sen bunları yapabilecek bir yüreğe sahip olabileceğine inanıyor musun? Bak, herkes yalnız bırakacak seni, bir sırdaşın, içinde patlayan yanardağlardan sızan lavları olduğu gibi önüne dökebileceğin bir dertdaşın, sırtındaki yüke omuz verecek bir kardeşin olmayacak. Bu dağ başında, ıssız kalmış benliğini yüreğine sararak her gece uykuya dalacak ve kimsesizliğin suskun sabahına gözlerini açacaksın. Altına sereceğin atlas halıların olmayacak, başını kuş tüyü bir yastığa değil de, kum tüyü bir taşa yaslayacaksın belki de. Gözlerine şavkı düşen kaçmak sevdası, kalbinin sızabileceği son deliğe kadar yerleşmiş görünüyor! O dağın zirvesinde, bulutlara o narin bileklerini uzatmak, parmak uçlarınla onlara dokunmak ve hayallerinde kurguladığın figürleri bulutlar üzerinde çizmek mi istiyorsun? Yaşamın boyunca, atmosferinin içerisinde biriken ve güneşin alımlı ışıklarına geçit izni vermeyen, gökyüzünün yanında yüreklere tutunmuş zehirli gazların islerini dağın bol oksijenli havasında kalbinden kazımayı mı arzuluyorsun? İnzivaya çekilerek, düşlerinin yamaçlarından yuvarlanmak, susmak, konuşmamak, arada bir yağmurdan sonra ıslanan toprakta kumdan kaleler dikmek midir senin derdin? Kaç bakalım. Ulaşabildiğin son noktaya kadar tırman dağların dar yamaçlarından. Hayal ülkenin kapsülünde hep çocuk kalacağını zannetme sakın! Ve unutma, bir gün dağlarda inzivaya çekilecek yer kalmaz ise; o zaman kazanan mı, yoksa kaybeden mi olacaksın? Şimdiden düşünmeye başla!.. |
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
|
yürekleri ilim meclisleriyle miraca götüren şehir: şam
hazırlayan: Yunus Emre Tozal |
|
Tarihin Kültür Mirası: Şam İnsanın ruhundaki arayışa başlayabilmesini sağlayan, tarihin köklü mirasına sahip bir şehir: Şam… Birçok peygamberin imtihan mücadelesinin sahnelendiği, manevi havası ile insanları geçmişe götüren bu topraklarda, tarihin tekerrür etmesini yaşıyoruz… Sıcakkanlı insanları ile gönülleri çeken, muhabbet dolu çarşılarında gelenleri ağırlayan Şam halkı, dünyada kültürlerini kaybetmeden, değiştirmeden koruyan ender halklardan. Eskiden şiir meclislerinin yapıldığı bu diyarlarda Nabi’nin, Ruhi’nin söylediği şiirler, divanlar; hala yürekleri serinletiyor… Ne kadar İngiliz ve Fransız sömürgesinde kalmış iseler de, bu değişmenin halka yansımamış olmasına çok sevindik. Batıyı bilinçsizce taklit etmeyen halk, örf ve adetlerini, törelerini unutmamış… Unutturmak isteyenlere de fırsat vermemiş. İlim Meclisleriyle Ebunnur Üniversitesi Ziyaretimiz boyunca Şam’da bir ilim yuvası olan Ahmed Kiftari’nin kurduğu özel Ebunnur Üniversitesi’nde, Suriye’nin dışından gelen öğrencilerle beraber kaldık. Ahmed Kiftari, Suriye’nin en tanınmış âlimlerinden birisi. Kendisi iki sene önce vefat etmiş ve vasiyeti ile kabri, Ebunnur Külliyesi’nin bahçesine alınmış. Ahmed Kiftari’nin oğulları çeşitli camilerde imamlık yaparak, halkın İslami şuur ile şuurlaşmalarına vesile oluyorlar. Ebunnur Külliyesi Ebunnur Üniversitesi’ne öğrenciler ilim öğrenmek ve icazet almak için geliyorlar. İlim aşkıyla yanan öğrencileri destekleyerek, özel hocalarla dersler verdiren, Ebunnur Üniversitesi; âlimlerin toplanıp ders yaptığı büyük bir külliye. Ayrıca İslami konuların görüşüldüğü paneller, her perşembe sohbetleriyle, sabah namazlarından sonra Ebunnur imamlarının doyumsuz zikriyle; insanların akın akın gelip, ders aldığı bir külliye. Buralarda imamlara, âlimlere değer verilmesi bizleri çok sevindirdi. İlim öğrenmek isteyen gençlere, yardımlar yapılıyor, ilmin kapısı açılıyor. Yeter ki ilim öğrenmek ve öğreneceği ilmi Allah yolunda kullanabilecek gayretli öğrenciler olsun… Ebunnur Külliyesi’ne çok yakın olan bir medrese var. İbn Arabî’nin türbesinin ve camisinin bulunduğu, sabah namazlarından sonra halkın büyük bir katılımla iştirak ettiği fıkıh derslerinin yapıldığı bir medrese. İbn Arabî’nin, bilginin daha çok ilham ve keşif yoluyla elde edilebileceğine inandığı ve tasavvuftaki ekoller hakkında derin bilgisine herkesin bir şekilde referans noktası olarak dayanmak zorunda kaldığını biliyoruz. Tasavvufa dönük neredeyse tüm eleştirilerin odağında İbn Arabî’nin olması, ilginç ama bir o kadar da anlaşılmaya muhtaç olduğunu düşünerek, türbesinden ayrılıyoruz. Sadece Ebunnur Üniversitesi’ndeki derslere değil, İbn Arabî camisindeki derslere ve Ramazan El Buti camisindeki Kuran derslerine iştirak ediyoruz. Günümüzün büyük kısmı derslerle geçiyor böylece. Akşamları Libyalı, Tunuslu, Mısırlı öğrencilerin kaldığı Şam Üniversite’nde muhabbet ediyor, Türkiye ile ilgili fikirlerini soruyoruz. İsmi Dam olan Senegalli bir genç, “Türkiye denince aklıma Osmanlı geliyor. Biz bir zamanlar birdik, bizi ayırdılar, parçaladılar milliyetçilik duygularının kurbanı olduk” deyip ekliyor: “Senegal-Türkiye maçını da unutamıyorum. Sonuçta bir maç ve ister istemez herkes kendi ülkesini savunuyor.” Ramazan El Buti Cami, Fıkıh Dersi Tarihi dokusu bozulmamış Şam sokaklarında, kendimizi bir Osmanlı neferi gibi hissederek yürüyoruz. Şam’da en çok ilgimizi çeken; evlerin ve işyerlerin sade oluşu... Camilerin sade olması, ilgimizi çekmekle beraber, saatlerce izlemekten kendimizi alamıyoruz hat çalışmalarını… Tarih kokan bu sokaklarda ismi Yusuf Ahmed olan Arap bir şair ile tanışıyoruz. Çıkmış bir şiir kitabı bulunan Yusuf Ahmed bize Arapça yazdığı gazellerin birisini açıklayarak mest etti gönüllerimizi… Gazelinde, Kâbe’nin kapısında yakarışlarda bulunan Yusuf Ahmed; şiirlerinde ve hayatında Hakka ulaşmaya çabalayan bir şair… Emevi Cami ve Türbe Ziyaretleri Ve Emevi cami… Bir zamanlar dört ayrı mezhep imamının aynı anda dört farklı minbere çıkıp Cuma namazı kıldırdığı, avlusunun Kâbe’ye benzetildiği, işlemelerinin başka hiçbir camide bulunmadığı muhteşem bir cami… Caminin tam ortasında Hz. Yahya’nın türbesi bulunuyor. Eskiden caminin bir tarafını Müslümanlar, diğer tarafını Hıristiyanlar kullanırmış. Hıristiyanların çocuklarını vaftiz ettikleri yer, hâlâ duruyor. Camin arka tarafında Hz. Hüseyin’in başının ve türbesinin simge olarak bulunduğu bir bölüm var. Şiilerin en çok ziyaret ettikleri türbe olan Hz. Hüseyin’in kabrinde Şiiler gibi bizlerde gözyaşlarımızı tutamıyoruz. Emevi Camisinin içindeki Hz. Yahya (a.s.)'ın Türbesi Hz Hüseyin’in kızı olan Hz. Zeynep’in türbesinde, gözlerimiz kamaşıyor. Şehrin o sade binalarının, camilerinin aksine Hz. Zeynep’in türbesinin bulunduğu camide, duvarlara baktığımızda, kendimizi ikişer, üçer görmeye başladık. Bütün duvarlar işlemeli ve göz alıcı… Türbenin yarısı bayanlar tarafında, yarısı erkekler tarafında bulunuyor. Ayrıca Ali Şeriati’nin türbesini de ziyaret etmeyi unutmuyoruz. Türbelerde bayanlar tarafından gelen hıçkırık sesleri, yürekleri bin parça ediyor… Emevi Cami Selahaddin Eyyubi’nin türbesinde çok samimi gençlerle tanıştık. Bizlere gösterdikleri ilgiyle sanki yıllardır birbirimizi tanıyormuşçasına kucaklaştık. Selahaddin Eyyubi’nin zaferlerini anlatan Suriyeli Hasan, Türkiye’ye gelmeyi çok istediğini söyleyince, seve seve misafir edebileceğimizi bildirdik. Çok sevindi, sonra tekrar kucaklaştık ve müzeleri gezmeye başladık. Aynı kültürden geldiğimiz için müzelerde gördüğümüz çanaklar, çömlekler, nakış ve el yazmaları Topkapı Sarayı’nda gördüğümüz eserlerden farklı değil. Kasiyun Dağında Kurulan Dostluk Tanıştığımızdan beri peşimizi bırakmayan, çok samimi bir dostumuz var. Kanadalı Ehvan kardeşimiz… Bizi Kabil’in Habil’i öldürdüğü yere, Kasiyun dağının eteklerine götürdü. Bir süreliğine Kasiyun Dağına çıktık. Tarihte ilk kan dökülen yer olması hasebiyle uzun tefekkürler edip, birbirimize insanın dünyaya gönderiliş amacından söz ettik. İnfitar suresinde de geçtiği üzere “İnsanı kerem olan rabbine karşı aldatan neydi ?” İnsan nasıl Rabbine karşı gelebilirdi ki? Neyine güvenerek Rabbinden uzaklaşabilir?... Dünya tarihinin buradan başlaması, ilk zulmün burada işlenmesi bizleri geçmişin karanlık sayfalarına götürüyor. Şeytanın dünyada insanı ilk aldattığı yer olan bu çorak topraklarda, başımıza güneş geçmesinden korktuğumuz için fazla duramıyor, geri dönüyoruz. Bizlerin ribat programlarında ismine “gece yürüyüşü” dediğimiz, insanın yaratıcıyı hatırlayarak kendisini sorguya çekmesini, burada insanlar Kasiyun dağına çekilerek yapıyorlar. Kasiyun dağında kendilerini sorguya çekerek, inzivaya çekiliyorlar. Ayrılmadan Özlem Duymak… Şairlerin, âlimlerin şehri Şam’a doyamadan geri dönmek zorunda kalıyoruz. Ayrılacağımız gün, şer uykusundan uyanma isteğiyle ilme sarılan bu gençlerle, hasretle kucaklaştık. Birbirimizi bırakmak istemiyorduk… İnşallah dualarla cennette görüşmek dileğiyle, gözyaşlarımızı tutamadık. Sanki yüreğimizden bir parça koparıp Şam’da bırakmıştık. Hele Senegalli Dam ayrılmayı göze alamıyor ağladıkça, yüreğimizi eritiyordu. Bizleri terminale kadar uğurladılar. Biz aslında ayrılmadığımızı düşünüyorduk. Gönlümüz bir oldukça “Kişi sevdiğiyle beraberdir” hadisi ile ahitleşmiştik… Evet, kardeşler kendimizi sorguya çekerek, kalbimizde oluşan noktalardan kurtulmamız gerekir bir an önce. İslam coğrafyası olarak; ilme talip olalım, gayemiz, hedefimiz, yolumuz, bir olsun. Batının “izm”lerine tutsak kaldığımızdan ve kendimizi kafese kapatışımızdan bir an önce kurtulabilmeliyiz. Ve ardından özgürlüğümüzü aramalı sevgiliye ulaşma adımlarımızda… Ve ardından “Yürek Fethi” başlasın coğrafyalarda… |
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Siz değerli Kurtuba Dergisi okuyucuları arasında iletişimi sağlayacak; kültüre, sanata, edebiyata ve hayata dair sohbetlerin icra edilebileceği bir platform olsun istedik. Bu bağlamda e posta grubunu hizmete açtık. Üye olmak isteyen arkadaşlar ana sayfanın alt kısmındaki yahoo üyelik botununda işlemlere başlayabilirler.
Saygılarımızla.
Kurtuba
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı