![]()
![]()
|
editörden 6 |
|
Merhaba değerli dostlarımız,
Kurtuba Dergisi bu hafta sayfalarını Ramazan ayının ilk gününde sizlere açıyor. Altıncı sayımızla, bu mübarek huzur ikliminde huzurlarınızdayız. Ramazan bir dirilişin provasıdır. Bu bağlamda Kurtuba Dergisi olarak Ramazan-ı Şerifimizi "Hoşgeldin" hitabıyla selamlamaktan öte, onun diriliş ateşini tutuşturacak tarafına dikkat çekmek istedik. Siz değerli okurlarımızın mübarek Ramazan aylarını kutluyoruz. Kutlu bayramlara, kutlu zaferlerle birlikte ulaşacağız inşaAllah. Bu hafta Kurtuba gene dolu bir içerikle karşınızda olacak. Dergimizin bu hatfaki kapak dosyasında Suphi Giz'in hazırladığı Muhammed Esed biyografisini okuyacaksınız. Doğu'dan gelen ses: Kurtuba'da, Doğulu mütefekkirleri okumaya devam edeceksiniz. Altıncı sayıda, dergimiz şairlerinden Murat Soyak'ın Filistin'e dokunan şiiri "Mazlum" sizlerle olacak. Ayrıca Kübra Çomaklı'nın, "Günah Çiçeği" isimli şiirini beğeninize sunuyoruz. Kurtuba'nın deneme ustası Hares Yalçi'nin, "Sensizlikte Ölümcül Sağırlık" isimli çalışmasını okuyacaksınız. Bununla birlikte Yunus Emre Tozal'ın "Sevgi Pınarları Besliyor Aşkı Nihan Gülüşlerde" isimli denemesı sayfalarımızda olacak. Bendeniz'in kaleme aldığı deneme çalışması "Kuyu Dibinde Yakubsuz"u beğeninize sunuyoruz. Ayrıca gelecek sayıdan itibaren Dergimiz Kurtuba'da yayımlanmaya başlayacak Büyük Doğu Dosyalarına bir girizgah olması ba'bında Üstad Necip Fazıl'ın Büyük Doğu Marşı şiirini yayımlıyoruz. Bu sayımızda Dergimizin ilgiyle okunan yazarlarından Tuba Erdem son kez sizlerle buluşacak. "Son Fasıl" isimli denemesiyle birlikte değerli yazarımız Kurtuba'ya veda ediyor. Yaklaşık iki aylık yayın dönemimizde bizleri yalnız bırakmayan, birbirinden değerli ürünleriyle Kurtuba'ya renk katan Sevgili Tuba Erdem'e okurlarımız adına şükranlarımı sunuyorum. Yeni sayılarda buluşmak ümidiyle. Saygılarımla efendim.
Selman Maltaş
iletişim ve ürün göndermek için gönderilen ürünler yayımlansın, yayımlanmasın iade edilmez
|
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
|
batı'dan bir çığlık: esed // Suphi Giz |
|
muhammed esed, 2 temmuz 1900 yılında, o zaman avusturya macaristan imparatorluğu’nun nüfuz alanında kalan şimdi ise ukrayna’nın batı ucunu teşkil eden doğu galiçya'nın lwow şehrinde, yahudi bir ailenin üç çocuğun ortancası olarak dünyaya geldi. baba tarafından dedesi czemowitz'de, matematik ve fizikte uzmanlığı olan ve astronomiye de ilgisi bulunan satranç ustası bir hahamdı. babası ise ailenin muhalefetine rağmen fen tahsili yapmak istiyordu. fakat mali darlık ancak hukuk tahsili yapmasına ve avukat olmasına imkan vermiş ve evlendikten sonra lwow'a yerleşmişti. esed, burada hem şehir hayatını hem de anne tarafından dedesinin malikanesinde köy hayatını yaşadı ve mutlu bir çocukluk geçirdi. babası gerçekleştiremediği fen tahsilinin ıstırabını bilimsel yayınları izleyerek hafifletmeye çalışıyor ve oğlunun kendi yapamadığını gerçekleştirmesini istiyordu. ne yazık ki, muhammed esed matematik ve tabii bilimlerden sıkılıyor; sienkiewicz’in heyecanlı tarihi romanlarını, jules verne’nin fantezilerini, jomes fenimore cooper ve karl may’ın kızılderili hikayelerini ve rilke’nin şiirleriyle, nietzsche’nin çınlayan kodanslarını okumaktan sınırsız bir zevk alıyordu. esed de aile geleneğe uygun olarak evde özel öğretmenlerden ibrani dini irfanı üzerine köklü bir öğrenim gördü. on üç yaşlarında ibranice’yi su gibi okuyor ve akıcı bir dille konuşabiliyordu. tevrat, mişna, gemara, talmud okuyor ve aramice de anlıyordu. 1914 yılı sonlarına doğru o sıralarda oturmakta oldukları viyana'da, yaşı tutmadığı halde okuldan kaçarak gösterişli yapısına güvenerek başka bir isimle avusturya ordusuna asker yazıldı. fakat ailesi onu buldu ve geri getirdi. dört yıl sonra ise normal yoldan asker olduysa da devrim patlak verince avusturya imparatorluğu çöktü ve savaş da sona erdi. savaştan sonra viyana üniversitesi’nde iki yıl sanat tarihi ve felsefe okudu. fakat fikirsel durağanlığı kendine uygun bulmayan esed, bu zihni ve ruhsal kargaşanın arasında üniversitedeki derslere devam etmeyip gazeteci olmaya karar verdi. babası ile fikir ayrılığı anlaşmazlıkla sonuçlanınca, annesinin de ölümünden bir yıl sonra 1920'de viyana'yı terk ederek prag'a, oradan da berlin'e gitti. edebiyat çevrelerinde dolaştı, film yönetmeni asistanlığı, senaristlik yaptı. 1922 yılında, kudüs'te oturan küçük dayısı psikiyatrist dorian'dan bir davet alınca, çoğu zamanki gibi anı bir kararla ajanstan ayrılıp, gemiyle karadeniz üzerinden iskenderiye'ye, oradan da trenle kudüs'e gitti. o yıl kudüs'ten birçok gazeteyle yazışma sonucu frankfurter allgemeine zeitung'un yakın doğu muhabiri oldu. sonra kahire'ye gitti. "bütün çağlarda insanlar tamahı, açgözlülüğü tanımışlardır: ama tamah ve açgözlülük başka hiçbir çağda bugün olduğu kadar ... ciğer sökücü bir hırs halinde kendini açığa vurmamıştı. ... insanların boyunlarına binmişti ifrit; kamçısını tam yüreklerinin başına indiriyor ve uzaklarda alayla göz kırpan yalancı hedeflere doğru dehliyordu onları. ... ne kadar hikmetli olursa olsun bir insan, yirminci yüzyıla özgü bu acılı koşuyu kendiliğinden bilemez. böylesine hakim bir perdeden, böylesine apaçık bir üslupla dile getiremezdi. hayır kur'an'da konuşan, muhammed'in sesinden daha güçlü, daha yüksek bir sesli ve bütün zamanları aşarak ulaşıyordu insan kulağına..." |
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
|
kuyu dibinde yakubsuz // Selman Maltaş |
|
Azalarım kuyuya atıldı, ipliklerine oksijen değmiş gömleğim kayıp. Ne aslanlara yem oldum, ne sırtlanlara, ne de akbabalara. Kuyuya itildim bir kerâhat vâktinde. Gömleğim sapasağlam, fakat bir Yâkub’u yok ki, gözlerine sürülsün âşk sürgünü. Kuyunun içerisindeki su birikintisine, ay ışığının gölgesi indiği zaman, beynimdeki hüzünleri taşırıyor tufanlar; ve sorguluyor: Ben bir sürgünlük müyüm, yoksa bir hicretlik mi? Gâmsız çehremle göğün yarılmasını ve semâdan uzanacak bir kovanın beni kurtarmasını beklerken, yıldızlar değiyor kaşlarıma. Ellerimde kirpiklerim, mızrak oyunu oynuyorum. Bel kemiğim düşerken incinmiş; hâlâ sızısını hissediyorum kâlbimde. Geride bıraktıklarım değil, geleceğe bırakacaklarım tedirgin etmeye başlıyor günbegün yüreğimi. Kuyuda; tedirgin bir yürekle başbaşa, çentik sarasına tutulup köpürtüyorum durgun suları. Sesimin rızkını tellerime kelepçelediğim günler oldu. Eklemlerim emekleyemeden, birilerinin ekmeğine sürüldü. Sözlerimle devşirme ve duyarsız bir şekilde, kültür kuruntuları yetiştirmeye çabaladım mat bodrumlarda. Topuklarıma paslı çiviler saplandı, mantarlanmış çehreme sürdüğüm havayı başkalarına soluttum. Sonucunda da, toplu imhâlarda ritimsiz âhlar bağlandı kâlbime. Şafaklarımın ilmiklerini sökerken, yalnızlık sözleri heceledim. Yalnızdım, yansızdım; bîtaraf bakışlarımı kenetlemiştim dünyama. Dâla tutunmak bizim şehirde geçersizdi; ben de allı pullu yasakların elinden tuttum. Fakat elim tutuldu önce; sonra kolum tutuldu. Gövdeme sirâyet etti gâmsızlık virüsü. Hücrelerimde dalga dalga yayıldı virüs. Cam kesiklerine benzer yarılmalar vuku buldu rüzgarlarımda. Ve ben, rüzgârın lokmalarını püskürdüğü kayıp şehirde, aldatıcı kehânetler üreten bir Notradamus oldum… yani felçli bir kâhin… Gizlenmiş izlerimi yerküreye kazıyamamışlığımın vermiş olduğu gurbetlikle, yusufçuklar doğurmak istiyor zanlı yüreğim. Yüzü temiz, kâlbi mutmâin, sadrı uzay boşluğu kadar geniş sâf hazineler… İşte tam bu saat vurumlarında, yine o soru hâyât buluyor tâhâyyülümde: Ben bir sürgünlük müyüm, yoksa bir hicretlik mi? Adlandırılıp kulaklarıma sürülen kavramları, sorgusuzca kabul edişimin üzerinden birkaç yüzyıl geçti. Artık pınarbaşından kana kana dolduramıyorum testilerimi. Plastik dünyanın âhenksiz tavırları derdest etmişken saliselerimi, bir güyüm gözyaşı içsem ne eksilir, ne de azalır hengâmım. Şehirlerimdeki boyun bağları, koyun etmişken gündüzlerimi; kuyuma dolan güneş, sıtmaya yüz tutmuş benliğimi ısıtmıyor ki… Kudüs’ümü naylondan düşlere sardılar zifiri gecelerde; Endülüs’üme rastlayan yok!.. Dalgalar vuruyor kaldırımlarıma. Tsunami değil bu alıp götüren vuslatımı, kırbaçsı günlerde usul usul, azar azar götürülmüş cümlelerim. Kuyuya bırakılmışım üveyciller tarafından, fakat dedim ya; bir Yakub’um yok benim… Makiler bitti kursağımda, sıcak iklimlerdeyim hep. Kuyumun kapağını kurşunlayıp betonlayacaklarmış. Sıcaklığı bile hissedemeyecekmiş beş duyum. Altıncı his mezarlığında, ben de bir kefenlenmiş kâbristan olacağım sonunda, bir kovaya tutunamadan… Sürgünlük damlatılmış bal mumu kaldım hep. Dondum kaldım düştüğüm yerde. Sonra bir daha damladım ve tekrar tekrar dondum durdum. Hicretlik olamadım ki; sürgünler yurduna fetih için geri dönebileyim. Kuyudan bile çıkmayı becerememiş bir mahkûmum ben! Çocukluk düşlerimi hatırlıyorum, görüşümü akıntıya kaptırdığım anlarda. Çığdan arta kalan dağdan, bir kaya düşüyor sırtıma o vâkit. Karalanmış yaralarıma merhem olsun diye, kimi zaman süslü kelimeler betimliyorum. Ve Diyorum ki ruhumu kuruttuğum ay ışığı yansımalarında: Kuyu dibindeyim; Yakubsuz... |
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
|
mazlum // Murat Soyak |
|
|
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
|
günah çiçeği // Kübra Çomaklı |
|
uzun zaman olmuştu, erte alfabesindeki insan figürleri gibi kalemi doladım parmaklarıma ağustos böceğinden bahsettim kendime eylül güneşinden hatırlıyor musun elindeki ıslak taneleri yağmur tanelerini kum tanelerini insan ıslanınca acıtır, insanın neresi ağrıyorsa canı ordadır derdin kan taneleri göz taneleri ateş taneleri canım acıyor, peki şimdi nerdeyim azalarak gidiyorum çoğalarak kaybediyorum kendimi geri dönüyorum, gözden kaçırmış olmalıyım tozutmuş hayalimden çalmış olmalıyım seni koparmış hırpalamış eksiltmiş olmalıyım kendimi seçemiyorum her yer boz bulanık göremiyorum gözlerimdeki muhal sevgiliyi eceli gelmiş bir kelime seçmeliyim birazdan hayatını yitirecek bir kelime duruşu ben edası sen yani biz gibi su gibi ya hiç ya herşey olan bir kelime dağları ayakta tutan bir aşk menteşesi göğün heyhulasını avuçlarıma indiren bir zelzele acıya tutamak, bela tacirlerine dayanak birazdan ölecek olan kelime: günah çiçeği
|
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
|
son fasıl // Tuba Erdem |
|
Ve bir gün bulutlar aralanır… Kışın soğuğu vursa da iliklerime yüreğimde ki ıssızlığa inat seviyorum karları. Usulca konuyor ya avuçlarıma, biliyorum ki pek çok elden yeğdir ellerime. Yanaklarıma dokunuyor ya hani, biliyorum ki hiçbir dokunuş bu kadar arındırmaz beni kirlerimden. Kuytuları bile ak gelinliğe bürüyen kar, beni mi unutacak… Serçeler çırpınıyor, ardıçlar arasında. Her seferinde selam veriyorum. Anlıyorlar beni, koşturuyorlar etrafımda. Sohbet ediyorum onlarla. “üzülme” diyorlar. “hiç ummadığın yerden bir minik kırıntı çıkar da en büyük açlıklarını unutturur sana”. Onlar beni, ben onları anlamaya başlıyoruz. Tebessümüm oluyor o ıssız, soğuk sokakta minicik çırpınışlar. Artık bisküvilerimi dökerek yemeyi şiar ediniyorum, mütebessim… Derken yıldızlar bulutların arasından kurtulup parıltılarını yayıyorlar karanlık geceye. “üşümüyor musunuz?” diyorum, “Biz güneşe tabiyiz. Hiç ayrılmıyoruz ki... Sahi sen görmüyor musun?” diyorlar. Görmeye başlıyorum, yıldızlarda güneşi. Karanlıkta aydınlığın sükûnunu… Fark ettim ki tüm zamirleri yitirip bir “ben”e kalınca sessiz sohbetlerim artıyor. Fark ettim ki aslında en güzel sohbetlerim bunlar oluyor… Pencereme düşen yaprak selam veriyor. Gitmeliyim… Sessizliğime… |
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
|
sevgi pınarları besliyor aşkı nihan gülüşlerde // Yunus Emre Tozal |
|
Martının sesiyle haykırdığını, sevgi kelebeğinin çiçeklerden sevgiyi özümsemek için kanat çırptığını, gülün açarken O’nun üzerine açtığını, eşref-i mahlûkatın sevgi üzerine yaratıldığını yazıyor melekler kitaplara… Kalemimin mürekkebinin son damlası damlarken avucumdaki aynama, hayallerimin ötesinde hissettiğim cennette; anka kuşunun gözünde taşıdığı bir şebnemdir sevgi… Aşk ipini semalara ulaştırıp, korları geride bırakarak; mesture süveydalara mıhlanan hançerden akan katrelere yağarak, okyanuslar ötesine –ilahi amaca- varabilmek için güllerin üzerinde filizlenen ceninlerin ilahi koroya katılmasıdır sevgi… |
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
|
sensizlikte ölümcül sağırlık // Hares Yalçi |
|
Dokunduğum her ışık,
Manasını suskusunda biriktiren sevgili/siz yokluğum! Bitkinliğimde demlenen aşırı yaşamsallıktan nasipsiz , belki de biraz, ama yok yok salt karanlık, yakalanmasına tek prensin bile gönderilmediği bir Anka’nın paslanmış kanatlarında uykusu kaçan üzgün bir dilek, esarete alışkın bir güvercinin ağzında gevişe oturan vefa saçmalıkları, dudakları büzülmüş çöllerden yalın ayak serapların varlığımsı aleme aldatıldıklarını bile bile şevklenmesi, yaşlardan aşınan simaya sahip bir annenin çıplak elleriyle mezarındaki karları temizledikten sonra oğlunun üşümeyeceğini düşünmesinin yürek sancıtan ağrıları kıvamında hüzün, her şeyin ölçüsünü yankısıyla alan bir dağın çığlıklarımın çarpıntısında şaşkınlığı ve ardında sarkan sesleri toplama telaşı, bir şairin aklına gelen mısrasını ellerinden kaçırınca kalemini kemirmeye durması… Yokluğumun sevgilisi, susuzluğum! Sen Züleyha’nın hep ilk hali! Bilmezsin. Her gece tek ölüm hakkı verildi de birden fazla intiharlarla aldattım duygularımı. Eşelediğin toprakların birilerinin çatısı olabileceğini yalan dolusu iç ceplerin mora çalan dudaklarından okumadın mı ki, görünmez çitlerle ayrılmışçasına unutturdun kirpiklerime oturup kalkmayı. Yanığımın çığırtkan müezzini… Aşkın çerağı, hırsın çatlak dallarına alev alev konunca; Korsan denizcilerin sarhoşça tekmeleri altında yuvarlanan boş fıçılara dönen, ürkek, şaşı sözlerle kekeme bakan, fısıltısızlığında ellerimi neresinde saklayacağımı bilmediğim anlarımı; gün gelecek göz bebeklerine eriteceğim, bizim kaderimiz diye bellemediğimiz zihin kıpraşmalarının ırmak katliamlarında… Ve denizlerin kavrulmuş bir halde su dilenecekler gözlerimden. Aşk şefkat ayarında; sarıp sarmalamak istiyorum dokununca dağıttığın renklerimin beraberinde parmaklarını… Topladım tüm içimi, içsizliğe, hiçliğin ketumluğuna, kovduğun yerden kovmadığın yerlerime, muhacir bir bensizlikle, tökezleye tökezleye, ölümdaş olduğum yanlarımın tabutları altında tınısız, mecruh gülücüklerin taşınmasına zoraki izinli, her yıl üç yüz altmış dört gece dolusu gözyaşı ile vergilenmiş, yola değil, geri iadeli yol aramaya koyuldum kırık kemik torbası olan bedenimle. Yine de öksüz sokaklara süt emdiren caddeler gibi, tanlarının altında ağzım açık bekleyeceğim. Yaşayamayacak, havanın azotuna katlanamayacak kadar anlaşılmazdı, kelebeksi renklerindeki çırpınışlar. Çaresiz misin? Islanınca yalnızlıktan ben gibi, güneşe as gözlerini. Süreyya’ya bakakaldığın, yıldız yıldız dağıldığın zamanlarda bil ki; sensin çarpıp duran hâlâ, gölgelerde hayat arayan tüm suskularıma. Aşk kendi sultanlığında;
|
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
|
büyük doğu marşı // Necip Fazıl Kısakürek | |||
|
|
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı