Kurtuba

Kurtuba

.:::: haftalık edebiyat kültür ve sanat seçkisi // her cuma ::::.

editörden 6

13/9/2007
Kategori: kurtuba 6

 

 editörden 6

 

 

 Merhaba değerli dostlarımız,

 

 Kurtuba Dergisi bu hafta sayfalarını Ramazan ayının ilk gününde sizlere açıyor. Altıncı sayımızla, bu mübarek huzur ikliminde huzurlarınızdayız. Ramazan bir dirilişin provasıdır. Bu bağlamda Kurtuba Dergisi olarak Ramazan-ı Şerifimizi "Hoşgeldin" hitabıyla selamlamaktan öte, onun diriliş ateşini tutuşturacak tarafına dikkat çekmek istedik. Siz değerli okurlarımızın mübarek Ramazan aylarını kutluyoruz. Kutlu bayramlara, kutlu zaferlerle birlikte ulaşacağız inşaAllah.

 Bu hafta Kurtuba gene dolu bir içerikle karşınızda olacak. Dergimizin bu hatfaki kapak dosyasında Suphi Giz'in hazırladığı Muhammed Esed biyografisini okuyacaksınız. Doğu'dan gelen ses: Kurtuba'da, Doğulu mütefekkirleri okumaya devam edeceksiniz.

 Altıncı sayıda, dergimiz şairlerinden Murat Soyak'ın Filistin'e dokunan şiiri "Mazlum" sizlerle olacak. Ayrıca Kübra Çomaklı'nın, "Günah Çiçeği" isimli şiirini beğeninize sunuyoruz.

 Kurtuba'nın deneme ustası Hares Yalçi'nin, "Sensizlikte Ölümcül Sağırlık" isimli çalışmasını okuyacaksınız. Bununla birlikte Yunus Emre Tozal'ın "Sevgi Pınarları Besliyor Aşkı Nihan Gülüşlerde" isimli denemesı sayfalarımızda olacak. Bendeniz'in kaleme aldığı deneme çalışması "Kuyu Dibinde Yakubsuz"u beğeninize sunuyoruz. Ayrıca gelecek sayıdan itibaren Dergimiz Kurtuba'da yayımlanmaya başlayacak Büyük Doğu Dosyalarına bir girizgah olması ba'bında Üstad Necip Fazıl'ın Büyük Doğu Marşı şiirini yayımlıyoruz.

 Bu sayımızda Dergimizin ilgiyle okunan yazarlarından Tuba Erdem son kez sizlerle buluşacak. "Son Fasıl" isimli denemesiyle birlikte değerli yazarımız Kurtuba'ya veda ediyor. Yaklaşık iki aylık yayın dönemimizde bizleri yalnız bırakmayan, birbirinden değerli ürünleriyle Kurtuba'ya renk katan Sevgili Tuba Erdem'e okurlarımız adına şükranlarımı sunuyorum.   

 Yeni sayılarda buluşmak ümidiyle.

 Saygılarımla efendim.

 

 

 

Selman Maltaş

 

 

iletişim ve ürün göndermek için

kurtubadergi@gmail.com

gönderilen ürünler yayımlansın, yayımlanmasın iade edilmez

 

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

batı'dan bir çığlık: esed

13/9/2007
Kategori: kurtuba 6

 

 batı'dan bir çığlık: esed  //  Suphi Giz

 

muhammed esed, 2 temmuz 1900 yılında, o zaman avusturya macaristan imparatorluğu’nun nüfuz alanında kalan şimdi ise ukrayna’nın batı ucunu teşkil eden doğu galiçya'nın lwow şehrinde, yahudi bir ailenin üç çocuğun ortancası olarak dünyaya geldi. baba tarafından dedesi czemowitz'de, matematik ve fizikte uzmanlığı olan ve astronomiye de ilgisi bulunan satranç ustası bir hahamdı. babası ise ailenin muhalefetine rağmen fen tahsili yapmak istiyordu. fakat mali darlık ancak hukuk tahsili yapmasına ve avukat olmasına imkan vermiş ve evlendikten sonra lwow'a yerleşmişti.

esed, burada hem şehir hayatını hem de anne tarafından dedesinin malikanesinde köy hayatını yaşadı ve mutlu bir çocukluk geçirdi.

babası gerçekleştiremediği fen tahsilinin ıstırabını bilimsel yayınları izleyerek hafifletmeye çalışıyor ve oğlunun kendi yapamadığını gerçekleştirmesini istiyordu. ne yazık ki, muhammed esed matematik ve tabii bilimlerden sıkılıyor; sienkiewicz’in heyecanlı tarihi romanlarını, jules verne’nin fantezilerini, jomes fenimore cooper ve karl may’ın kızılderili hikayelerini ve  rilke’nin şiirleriyle, nietzsche’nin çınlayan kodanslarını okumaktan sınırsız bir zevk alıyordu.  

esed de aile geleneğe uygun olarak evde özel öğretmenlerden ibrani dini irfanı üzerine köklü bir öğrenim gördü. on üç yaşlarında ibranice’yi su gibi okuyor ve akıcı bir dille konuşabiliyordu. tevrat, mişna, gemara, talmud okuyor ve aramice de anlıyordu.

1914 yılı sonlarına doğru o sıralarda oturmakta oldukları viyana'da, yaşı tutmadığı halde okuldan kaçarak gösterişli yapısına güvenerek başka bir isimle avusturya ordusuna asker yazıldı. fakat ailesi onu buldu ve geri getirdi. dört yıl sonra ise normal yoldan asker olduysa da devrim patlak verince avusturya imparatorluğu çöktü ve savaş da sona erdi. 

savaştan sonra viyana üniversitesi’nde iki yıl sanat tarihi ve felsefe okudu. fakat fikirsel durağanlığı kendine uygun bulmayan esed, bu zihni ve ruhsal kargaşanın arasında üniversitedeki derslere devam etmeyip gazeteci olmaya karar verdi. babası ile fikir ayrılığı anlaşmazlıkla sonuçlanınca, annesinin de ölümünden bir yıl sonra 1920'de viyana'yı terk ederek prag'a, oradan da berlin'e gitti. edebiyat çevrelerinde dolaştı, film yönetmeni asistanlığı, senaristlik yaptı.

 1921 yılı sonbaharında “united telegraph” adlı ajansta muhaberat servisinde telefon görevlisi olarak işe girdi. bir süre sonra berlin'e rusya'daki sefalet için gizlice yardım toplamaya gelmiş olan madam gorki ile bir röportaj yapmaya ve bunu kimsenin haberi olmadan ajansının bültenlerine geçmeye muvaffak olunca, gerçek muhabirliğe geçti.

1922 yılında, kudüs'te oturan küçük dayısı psikiyatrist dorian'dan bir davet alınca, çoğu zamanki gibi anı bir kararla ajanstan ayrılıp, gemiyle karadeniz üzerinden iskenderiye'ye, oradan da trenle kudüs'e gitti. o yıl kudüs'ten birçok gazeteyle yazışma sonucu frankfurter allgemeine zeitung'un yakın doğu muhabiri oldu. sonra kahire'ye gitti.

 1923 yazında tekrar kudüs'e döndü. muhtemelen o yıl siyonist önder chaim weizmann ile tartıştı ve siyonizme karşı çıktı. siyonist idealleri temelsiz ve gayri ahlakî buluyordu. amman'a gitti, emir abdullah ve danışmanı filozof rıza tevfik'le tanıştı. buradan istanbul'a gitmek isterken bütün resmi evrakını kaybedince, yaya olarak şam'a gitti. sonbaharda bursa, istanbul, sofya, belgrad üzerinden frankfurt'a döndü. berlin'e gidiş gelişlerinde ileride kendisiyle evleneceği, sezgileri güçlü ve yüksek ressam bayan elsa schiemann ile tanıştı. bu arada ilk gezi izlenimlerinden oluşan kitabı “yakındoğu’nun romantik olmayan yüzü” adıyla yayımlandı.

 1924 baharında frankfurter zeitung tarafından bu kez daha iyi şartlarla yeniden doğu'ya gönderildi. port said üzerinden kahire'ye geldi, el-ezher şeyhi mustafa el-meraği ile tanıştı ve uzun sohbetlerde bulundu. yaz başında kahire'den ayrılarak yeniden ürdün'e gitti. halep'ten deyr ez-zgr'a giderken ileriki yıllarda dostu ve seyahat rehberi olacak olan kuzey arabistan'ın şammar kabilesinden zeyd b. ğanim ile tanıştı. 18 ay iran'da, 6 ay afganistan'da kaldı. bu süre zarfında siyasi ve toplumsal gelişmeleri yakından takip etti.

 1926'da kış sonuna doğru herat'tan ayrılarak merv, semerkant, buhara, taşkent üzerinden moskova'ya gitti, sonra avrupa'ya döndü. elsa'yı ikna etti ve onunla evlendi. gazete'den ayrılarak yeni gazetelerle anlaştı; bir müddet berlin'e yerleşti. jeopolitik akademisinde daha önce verdiği seri konferanslara devam etti.

 bu yılın sonbaharında bir gün berlin metrosunda seyahat ederken gördüğü yüzlerin istisnasız hepsinin derin ve gizli bir acıyla kasılı olduğunu müşahede etti. duyduğu sarsıntıyla bunu yanındaki elsa'ya açtı. elsa şaşkınlıkla, "bir cehennem azabı çekiyorlar sanki... acaba kendileri bunun farkındalar mı?" cevabıyla onu tasdik etti. esed bu acıları ve ıstırapları insanların gerçeksiz, inançsız ve fasılasızca refah peşinde olmalarına bağladı. eve döndüklerinde masada açık kalmış kur’an’ı kerim’i gördü. gözü tekâsür suresine ilişti. birden surenin o gün metroda yaşadıklarının tam bir yankısı olduğunu hissetti ve şunları düşündü:

"bütün çağlarda insanlar tamahı, açgözlülüğü tanımışlardır: ama tamah ve açgözlülük başka hiçbir çağda bugün olduğu kadar ... ciğer sökücü bir hırs halinde kendini açığa vurmamıştı. ... insanların boyunlarına binmişti ifrit; kamçısını tam yüreklerinin başına indiriyor ve uzaklarda alayla göz kırpan yalancı hedeflere doğru dehliyordu onları. ... ne kadar hikmetli olursa olsun bir insan, yirminci yüzyıla özgü bu acılı koşuyu kendiliğinden bilemez. böylesine hakim bir perdeden, böylesine apaçık bir üslupla dile getiremezdi. hayır kur'an'da konuşan, muhammed'in sesinden daha güçlü, daha yüksek bir sesli ve bütün zamanları aşarak ulaşıyordu insan kulağına..."

 esed, bu olaydan kısa bir süre sonra elsa ile birlikte müslüman olduğunu açıkladı. böylece ondokuz yaşlarındayken görüp çoktan unutmuş olduğu bir rüya tecelli etmişti: bu rüyada esed, içinde bulunduğu bir metro treninin yeraltından çıktıktan sonra saplandığı sonsuz ufuklu bir batakta, az ötede çökmüş duran ve kendisini beklediğini hissettiği, yüzü örtülü kısa kollu harmanili binicisi olan bir devenin terkisine binerek, saat, gün, ay, kısaca zaman kavramını yitirecek kadar uzun bir yolculuk sonunda, yakmayan fakat kör edici parlaklıktaki bir beyaz ışığa vardığını görmüş ve tasvir edilemez ahenkteki bir sesin 'burası batının en uç şehri' dediğini işitmişti. yıllar sonra, rüyasındaki binicinin hz. peygamber, ışığın kavuştuğu, işittiği sözlerin ise batıdaki hayatının sona ereceğinin habercisi olduğu tefsiriyle karşılaşacaktır.

 1927’de zürih, köln ve amsterdam şehirlerinde yayımlanan bazı gazetelerin ortadoğu muhabirliklerini aldı.

 esed, 1927 ocak'ında bir kez daha, ama bu sefer elsa ve onun altı yaşındaki oğlu ile beraber yola çıktı. daha o günden bunun dönüşü olmayan bir yolculuk olduğunu hissetmişti. deniz yoluyla cidde'ye oradan da mekke'ye hacca gittiler. vardıktan dokuz gün sonra elsa, bilinmeyen bir hastalıktan öldü ve mekke mezarlığına gömüldü. aynı yıl kral abdülaziz ile tanıştı. bir müddet sonra ünlü rehber  zeyd b. ğanim’i yanına çağırdı. bu arada yeniden evlendi ve medine'ye yerleşip, tarih ve tefsir çalıştı. fakat hiçbir zaman evde sürekli kalmadı, zeyd'le arabistan'da pek çok seyahatler yaptı, siyasi ve toplumsal izlenimlerini yazdı. şeyh sunusî ile tanıştı, libya bağımsızlık savaşına katılmak için yola çıktı, fakat ömer el-muhtar'a yetişemedi. 1932 yılı arabistan'daki hayatının sonu oldu. 1937-1938 yılları arasında haydarabad’da yayımlanan “islam kültürü” dergisinin editörlüğünü yaptı. 1942 yılında babası ve kız kardeşi toplama kampında öldüler.

 pakistan'a gitti, cinnah ve ikbal'le tanıştı; 1947'de pakistan dışişleri bakanlığı ortadoğu dairesi başkanı ve islamî tecdit kurumu üyesi oldu, çalışmalarda ve araştırmalarda bulundu. 1952 yılı başlarında yirmi beş yıllık ayrılıktan sonra pakistan'ı birleşmiş milletler'de temsil etmek üzere new york'a gitti.

 muhammed esed batı kökenli bir müslüman olarak dikkatleri toplamıştır. avrupalı, amerikalı dost ve tanıdıkları arasında onun islamiyet’i seçiş hikayesi derin bir merak uyandırmaya başlamıştır. önceleri esed’i doğulu bir hükümetin özel bir amaçla görevlendirdiği avrupalı bir ‘uzman’ yerine koydular. bu durumda esed onlar için, hesabına çalıştığı ulusun yaşama biçimini ve geleneklerini dışardan benimsemiş biriydi. fakat ne zaman ki, b.m.’deki etkinlikleri sadece işlevsel olarak değil, aynı zamanda duygusal ve zihinsel olarak da kendini bütünüyle islam dünyasının politik ve kültürel hedefleriyle özdeşleştirdiğini ortaya koydu, işte o zaman batılı dostları bir çeşit şaşkınlığa düştüler. onun geçmişini ve geçmişteki deneyimlerini merak edenler bir kitap yazmasını istediler. mekke’ye giden yol, hatıratı ve seyahatnamesi işte bu isteklerin sonucunda 1954 yılında ortaya çıktı.

     1960’da sir arnold toynbee’nin  başkanlığını yaptığı londra’daki kraliyet uluslararası ilişkilere enstitüsü’de, bir islam devleti kurma fikrinin temellerinde yatan ilkeler üzerine bir konferans verdi.

 1980 yılında derin bir üslup ve ifade zenginliğine sahip kur’an mesajı isimli meal tefsiri kitabı yayımlandı.

 5 yıl isviçre’de yaşadıktan sonra 1983 yıllına kadar mağrib tanca’da, 1992 yılına kadar da  portekiz ve ispanya’da yaşadı.

 20 şubat 1992 yılında endülüs’ün mijas şehrinde hakkın rahmetine kavuştu ve granada şehrindeki müslüman kabristanına defnedildi.

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

kuyu dibinde yakubsuz

13/9/2007
Kategori: kurtuba 6

 

 kuyu dibinde yakubsuz  //  Selman Maltaş 

 

 

 Azalarım kuyuya atıldı, ipliklerine oksijen değmiş gömleğim kayıp. Ne aslanlara yem oldum, ne sırtlanlara, ne de akbabalara. Kuyuya itildim bir kerâhat vâktinde. Gömleğim sapasağlam, fakat bir Yâkub’u yok ki, gözlerine sürülsün âşk sürgünü.

Kuyunun içerisindeki su birikintisine, ay ışığının gölgesi indiği zaman, beynimdeki hüzünleri taşırıyor tufanlar; ve sorguluyor: Ben bir sürgünlük müyüm, yoksa bir hicretlik mi?

 Gâmsız çehremle göğün yarılmasını ve semâdan uzanacak bir kovanın beni kurtarmasını beklerken, yıldızlar değiyor kaşlarıma. Ellerimde kirpiklerim, mızrak oyunu oynuyorum. Bel kemiğim düşerken incinmiş; hâlâ sızısını hissediyorum kâlbimde. Geride bıraktıklarım değil, geleceğe bırakacaklarım tedirgin etmeye başlıyor günbegün yüreğimi. Kuyuda; tedirgin bir yürekle başbaşa, çentik sarasına tutulup köpürtüyorum durgun suları.

Sesimin rızkını tellerime kelepçelediğim günler oldu. Eklemlerim emekleyemeden, birilerinin ekmeğine sürüldü. Sözlerimle devşirme ve duyarsız bir şekilde, kültür kuruntuları yetiştirmeye çabaladım mat bodrumlarda. Topuklarıma paslı çiviler saplandı, mantarlanmış çehreme sürdüğüm havayı başkalarına soluttum. Sonucunda da, toplu imhâlarda ritimsiz âhlar bağlandı kâlbime.

 Şafaklarımın ilmiklerini sökerken, yalnızlık sözleri heceledim. Yalnızdım, yansızdım; bîtaraf bakışlarımı kenetlemiştim dünyama. Dâla tutunmak bizim şehirde geçersizdi; ben de allı pullu yasakların elinden tuttum. Fakat elim tutuldu önce; sonra kolum tutuldu. Gövdeme sirâyet etti gâmsızlık virüsü. Hücrelerimde dalga dalga yayıldı virüs. Cam kesiklerine benzer yarılmalar vuku buldu rüzgarlarımda. Ve ben, rüzgârın lokmalarını püskürdüğü kayıp şehirde, aldatıcı kehânetler üreten bir Notradamus oldum… yani felçli bir kâhin…

 Gizlenmiş izlerimi yerküreye kazıyamamışlığımın vermiş olduğu gurbetlikle, yusufçuklar doğurmak istiyor zanlı yüreğim. Yüzü temiz, kâlbi mutmâin, sadrı uzay boşluğu kadar geniş sâf hazineler… İşte tam bu saat vurumlarında, yine o soru hâyât buluyor tâhâyyülümde: Ben bir sürgünlük müyüm, yoksa bir hicretlik mi?
 Kuyu hezeyânları depreştirirken marjinal sükûtumu, saray erkânı debdebelerimi kuyunun mahzûn suyunda boğmak ister gibiyim. Diplenmiş küsgünlüklerim, sisler inmiş küllerimi kürüyor, tınılı kükreyişlerimi notalıyor adeta. Dibi daha tutmamış varlığımı karıştırma zamanının geldiğini düşünüp, bir nebze olsun gerçekliğime yol verme istemlerime suni tenefüsler icra etmek istiyorum.

 Adlandırılıp kulaklarıma sürülen kavramları, sorgusuzca kabul edişimin üzerinden birkaç yüzyıl geçti. Artık pınarbaşından kana kana dolduramıyorum testilerimi. Plastik dünyanın âhenksiz tavırları derdest etmişken saliselerimi, bir güyüm gözyaşı içsem ne eksilir, ne de azalır hengâmım. Şehirlerimdeki boyun bağları, koyun etmişken gündüzlerimi; kuyuma dolan güneş, sıtmaya yüz tutmuş benliğimi ısıtmıyor ki…

 Kudüs’ümü naylondan düşlere sardılar zifiri gecelerde; Endülüs’üme rastlayan yok!.. Dalgalar vuruyor kaldırımlarıma. Tsunami değil bu alıp götüren vuslatımı, kırbaçsı günlerde usul usul, azar azar götürülmüş cümlelerim. Kuyuya bırakılmışım üveyciller tarafından, fakat dedim ya; bir Yakub’um yok benim…

 Makiler bitti kursağımda, sıcak iklimlerdeyim hep. Kuyumun kapağını kurşunlayıp betonlayacaklarmış. Sıcaklığı bile hissedemeyecekmiş beş duyum. Altıncı his mezarlığında, ben de bir kefenlenmiş kâbristan olacağım sonunda, bir kovaya tutunamadan…

 Sürgünlük damlatılmış bal mumu kaldım hep. Dondum kaldım düştüğüm yerde. Sonra bir daha damladım ve tekrar tekrar dondum durdum. Hicretlik olamadım ki; sürgünler yurduna fetih için geri dönebileyim. Kuyudan bile çıkmayı becerememiş bir mahkûmum ben!

 Çocukluk düşlerimi hatırlıyorum, görüşümü akıntıya kaptırdığım anlarda. Çığdan arta kalan dağdan, bir kaya düşüyor sırtıma o vâkit. Karalanmış yaralarıma merhem olsun diye, kimi zaman süslü kelimeler betimliyorum. Ve Diyorum ki ruhumu kuruttuğum ay ışığı yansımalarında: Kuyu dibindeyim; Yakubsuz...

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

mazlum

13/9/2007
Kategori: kurtuba 6

 

 mazlum  //  Murat Soyak

 

- filistin -

biz, izlerken celladı
gece uzadıkça uzar
yıkılmış bir şehir
söz yetmez şimdi

kan ağlar ya kan ağlar
kaç yıl geçti aradan
bayram dediğin zehir
yine yaralı çocuklar

hissemize düşen ateş
yangın içinde anne
bir başına direniş
acılar ülkesinde

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

günah çiçeği

13/9/2007
Kategori: kurtuba 6

 

 günah çiçeği  //  Kübra Çomaklı

 

 

uzun zaman olmuştu,

erte alfabesindeki insan figürleri gibi

kalemi doladım parmaklarıma

ağustos böceğinden bahsettim kendime

eylül güneşinden

 

hatırlıyor musun elindeki ıslak taneleri

yağmur tanelerini kum tanelerini

insan ıslanınca acıtır,

insanın neresi ağrıyorsa canı ordadır derdin

kan taneleri göz taneleri ateş taneleri

canım acıyor, peki şimdi nerdeyim

 

azalarak gidiyorum çoğalarak kaybediyorum kendimi

geri dönüyorum, gözden kaçırmış olmalıyım tozutmuş

hayalimden çalmış olmalıyım seni

koparmış hırpalamış

eksiltmiş olmalıyım kendimi

seçemiyorum her yer boz

bulanık göremiyorum gözlerimdeki muhal sevgiliyi

 

eceli gelmiş bir kelime seçmeliyim

birazdan hayatını yitirecek bir kelime

duruşu ben edası sen yani biz gibi

su gibi ya hiç ya herşey olan bir kelime

dağları ayakta tutan bir aşk menteşesi

göğün heyhulasını avuçlarıma indiren bir zelzele

acıya tutamak, bela tacirlerine dayanak

birazdan ölecek olan kelime: günah çiçeği

 

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

son fasıl

13/9/2007
Kategori: kurtuba 6

 

 son fasıl  //  Tuba Erdem

 

 

 Ve bir gün bulutlar aralanır…

 Kışın soğuğu vursa da iliklerime yüreğimde ki ıssızlığa inat seviyorum karları. Usulca konuyor ya avuçlarıma, biliyorum ki pek çok elden yeğdir ellerime. Yanaklarıma dokunuyor ya hani, biliyorum ki hiçbir dokunuş bu kadar arındırmaz beni kirlerimden. Kuytuları bile ak gelinliğe bürüyen kar, beni mi unutacak…

 Serçeler çırpınıyor, ardıçlar arasında. Her seferinde selam veriyorum. Anlıyorlar beni, koşturuyorlar etrafımda. Sohbet ediyorum onlarla. “üzülme” diyorlar. “hiç ummadığın yerden bir minik kırıntı çıkar da en büyük açlıklarını unutturur sana”. Onlar beni, ben onları anlamaya başlıyoruz. Tebessümüm oluyor o ıssız, soğuk sokakta minicik çırpınışlar. Artık bisküvilerimi dökerek yemeyi şiar ediniyorum, mütebessim…

 Derken yıldızlar bulutların arasından kurtulup parıltılarını yayıyorlar karanlık geceye. “üşümüyor musunuz?” diyorum, “Biz güneşe tabiyiz. Hiç ayrılmıyoruz ki... Sahi sen görmüyor musun?” diyorlar. Görmeye başlıyorum, yıldızlarda güneşi. Karanlıkta aydınlığın sükûnunu…

 Fark ettim ki tüm zamirleri yitirip bir “ben”e kalınca sessiz sohbetlerim artıyor. Fark ettim ki aslında en güzel sohbetlerim bunlar oluyor…

 Pencereme düşen yaprak selam veriyor. Gitmeliyim… Sessizliğime…

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

sevgi pınarları besliyor aşkı nihan gülüşlerde

13/9/2007
Kategori: kurtuba 6

 

 sevgi pınarları besliyor aşkı nihan gülüşlerde  //  Yunus Emre Tozal

 

 Martının sesiyle haykırdığını, sevgi kelebeğinin çiçeklerden sevgiyi özümsemek için kanat çırptığını, gülün açarken O’nun üzerine açtığını, eşref-i mahlûkatın sevgi üzerine yaratıldığını yazıyor melekler kitaplara…

 Kalemimin mürekkebinin son damlası damlarken avucumdaki aynama, hayallerimin ötesinde hissettiğim cennette; anka kuşunun gözünde taşıdığı bir şebnemdir sevgi… Aşk ipini semalara ulaştırıp, korları geride bırakarak; mesture süveydalara mıhlanan hançerden akan katrelere yağarak, okyanuslar ötesine –ilahi amaca- varabilmek için güllerin üzerinde filizlenen ceninlerin ilahi koroya katılmasıdır sevgi…

 Beyhude çırpınışların nihan gülüşlerde yelkovan kuşunu arıyorum fütursuzca. Bir bulabilsem, durduracağım zamanı ve sevginin eşiğinde çarmıha asacağım hislerimi… Hislerdir sevgiyi hissettiren ve hislerdir yine sevebilme yolunda sevgiliye yaklaştıran. Bir tebessüm anlatır kâinatın ne üzerine kurulduğunu çoğu zaman…

 Mahzun gülüşleri terk ettiğimizden beridir, sürüklendik hödükçe duyguların ardına. Saplandık kaldık bataklıkta; ellerimiz aşkla tutunduğumuz sevgi dalını kanattı her dem. Oysa bir çiçeğin açması gibi açmalıydık yüreklerde… Aşka renk veren, uçurumların kıyısında büyüyen gelincik gibi renk vermeliydik uçurum kenarlarındaki yitik tebessümlere. Mızraklar hedefe varsa da vazgeçmemeliydik sevdamızdan… Damarlarımızda dolaşan sevda muştusu sevgi nehri gibi çağıldaya çağıldaya boşalmaya başlasa da, vermeliydik son nefesi toprakta çağlar iken. Yok olmadan, sevgiyi eritmeden önce erimeliydik…

 Yürek rengini hoyrattan aldığı gündür, çalınmış al gamzeler hazanlarda… Ve gömülmüş toprağa al gamzeler mezarlara. Çıkarabildik mi acep al gamzeleri topraktan, sevgiliye sormak lazım. Aynalar anlatıyor çaresizliğimizi çamur çamur…

 Sevgiyi yalnız bıraktık… Kalabalıklaşırken yüreğimizi beslediğimiz, aşk şurubuna kattığımız sevgiyi kaybettik. Ve bizde karıştık ardından kaldırımların emzirdiği hicran tütsüsüne… Irmak başlarında bekliyordu sevgi oysa. Büyüsüne aldandığımız, saymaya çalıştığımız kaldırımları bırakabilseydik, çağlamaya hazır sevgiyi bulabilirdik. En çok da gözyaşı yara aldı bu ayrılıktan… Bulutlar lal oldu, toprak çatladı susuzluktan. Gözyaşı kurudu, göz pınarları akmaz oldu sahralara… Güneş, ışınlarını esirgedi sanki gözlerimizden…

 Asumanlarda filizleniyor güller sevda yağmurları ile beslenerek. Merdivenlerle tırmanıp nefesimizle ıslattığımız kefenimizle varabilmeliyiz yıldızlara… Yada kanatlarımızla uçmalıyız seherlere ve varıp koklamalıyız usulce parlayan gülüşleri. Sevgi gergef ile işlenirken ateşin başında nakış nakış, gönüllerimizi açmalıyız gönül sultanına hiralarda. Izdıraplarımız haykırıyor geceleri, pervasızca kaybettiği şakağına dayayıp gözyaşıyla beslediği sevgiyi arıyor çöllerde. Kurşunlar bile hazırlandı siperlerde, merhem oldu yüreğimize fısıldaşan kumrular… Eğreti gülüşleri arkada bırakan ceylanlar sevgi pınarından içtiler kana kana ve vuslat müjdeli aşk nehrinde yıkandılar gün gün… Cevheri bulup vuslata erdiler mahzenlerde…

 Seher vaktiydi… Boğazda düğümlenen hıçkırıklar, aynaları getiriyor mahzenlere. Pervasızca işlenen kara lekeler atılıyor seccadelerde bir bir alınlardan. Yakarışlar diz boyu… Eller semaya durmuş, sevgi pınarlarının çağıldaya çağıldaya akmasını beklerken, yüreklerde aşılmış fırtınalarda sevgi taneleri yağıyor çil çil… Kıvılcımıdır al gamzelerde açan sevgi tutamları sevdaların. Ve kıvılcımıdır yine sevgi tohumlarına yağan; gâh mehtapta yeşeren gâh uçurumların kıyısında gülistanda açan aşk muştusu…

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

sensizlikte ölümcül sağırlık

13/9/2007
Kategori: kurtuba 6

 

 sensizlikte ölümcül sağırlık  //  Hares Yalçi

 

Dokunduğum her ışık,
Göğüs göğüs kan.
Çek cesedimden bakışlarını.
Ey tufanları yumruklayan!
Azrail’im işkilleniyor.


 
Duvarlarımda yasak gösteriler yapan mısralarla birlikte uygunsuz adımlarla okunduğumu saklayan gölgeler parıltısı ve özgür yansımalar raksının “çok çocuklu” ailesi olan odamda bir sağırın serzenişidir; birileri sesini açsın şu dünyanın…

Manasını suskusunda biriktiren sevgili/siz yokluğum! Bitkinliğimde demlenen aşırı yaşamsallıktan nasipsiz , belki de biraz, ama yok yok salt karanlık, yakalanmasına tek prensin bile gönderilmediği bir Anka’nın paslanmış kanatlarında uykusu kaçan üzgün bir dilek, esarete alışkın bir güvercinin ağzında gevişe oturan vefa saçmalıkları, dudakları büzülmüş çöllerden yalın ayak serapların varlığımsı aleme aldatıldıklarını bile bile şevklenmesi, yaşlardan aşınan simaya sahip bir annenin çıplak elleriyle mezarındaki karları temizledikten sonra oğlunun üşümeyeceğini düşünmesinin yürek sancıtan ağrıları kıvamında hüzün, her şeyin ölçüsünü yankısıyla alan bir dağın çığlıklarımın çarpıntısında şaşkınlığı ve ardında sarkan sesleri toplama telaşı, bir şairin aklına gelen mısrasını ellerinden kaçırınca kalemini kemirmeye durması… Yokluğumun sevgilisi, susuzluğum!

 Sen Züleyha’nın hep ilk hali! Bilmezsin. Her gece tek ölüm hakkı verildi de birden fazla intiharlarla aldattım duygularımı. Eşelediğin toprakların birilerinin çatısı olabileceğini yalan dolusu iç ceplerin mora çalan dudaklarından okumadın mı ki, görünmez çitlerle ayrılmışçasına unutturdun kirpiklerime oturup kalkmayı. Yanığımın çığırtkan müezzini…

 Aşkın çerağı, hırsın çatlak dallarına alev alev konunca;
Aynı kökten aynı “gök”e inlenilen tüm yakarışlar, iri ve kokusuz yabani çiçek yapraklarının tılsımlı kurusuna üfürüldüğünde tutuşacak olan aşk salgınına müptela düşlerimin, dumanına yakalanacak soluğun, damarlarında yavaş yavaş bir isyan olacak sana, ömrün uzunluğunca. Ayaklarına inecek suları karalaştıracak mırıltılarım, fırtınalar koparacak her yudumunda. Sözüm bir suya geçer benim. Her kaşıkta içini zelzeleye vereceğim.

 Korsan denizcilerin sarhoşça tekmeleri altında yuvarlanan boş fıçılara dönen, ürkek, şaşı sözlerle kekeme bakan, fısıltısızlığında ellerimi neresinde saklayacağımı bilmediğim anlarımı; gün gelecek göz bebeklerine eriteceğim, bizim kaderimiz diye bellemediğimiz zihin kıpraşmalarının  ırmak katliamlarında… Ve denizlerin kavrulmuş bir halde su dilenecekler gözlerimden.

 Aşk şefkat ayarında; sarıp sarmalamak istiyorum dokununca dağıttığın renklerimin beraberinde parmaklarını…

 Topladım tüm içimi, içsizliğe, hiçliğin ketumluğuna, kovduğun yerden kovmadığın yerlerime, muhacir bir bensizlikle, tökezleye tökezleye,  ölümdaş olduğum yanlarımın tabutları altında tınısız, mecruh gülücüklerin taşınmasına zoraki izinli, her yıl üç yüz altmış dört gece dolusu gözyaşı ile vergilenmiş, yola değil, geri iadeli yol aramaya koyuldum kırık kemik torbası olan bedenimle.

 Yine de öksüz sokaklara süt emdiren caddeler gibi, tanlarının altında ağzım açık bekleyeceğim. Yaşayamayacak, havanın azotuna katlanamayacak kadar anlaşılmazdı, kelebeksi renklerindeki çırpınışlar. Çaresiz misin? Islanınca yalnızlıktan ben gibi, güneşe as gözlerini. Süreyya’ya bakakaldığın, yıldız yıldız dağıldığın zamanlarda bil ki; sensin çarpıp duran hâlâ, gölgelerde hayat arayan tüm suskularıma.

Aşk kendi sultanlığında;
Birileri diyorum, sesini açsın şu dünyanın…
 

 

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

büyük doğu marşı

13/9/2007
Kategori: kurtuba 6

 

 büyük doğu marşı  //  Necip Fazıl Kısakürek

 

 

Allahın seçtiği kurtulmuş millet!
Güneşten başını göklere yükselt!
Avlanır, kim sana atarsa kement,
Ezel kuşatılmaz, çevrilmez ebet.

Allahın seçtiği kurtulmuş millet!
Güneşten başını göklere yükselt!

Yürü altın nesli, o tunç Oğuz’un!
Adet küçük, zaman çabuk, yol uzun.
Nur yolu izinden git, KILAVUZ’un!
Fethine çık, doğru, güzel, sonsuzun!

Yürü altın nesli, o tunç Oğuz’un!
Adet küçük, zaman çabuk, yol uzun.

Aynası ufkumun, ateşten bayrak!
Babamın külleri, sen, kara toprak!
Şahit ol, ey kılıç, kalem ve orak!
Doğsun BÜYÜK DOĞU, benden doğarak!

Aynası ufkumun, ateşten bayrak!
Babamın külleri, sen, kara toprak!

(1983)

 

 

 

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Subscribe to edebiyatakademi
Powered by groups.yahoo.com