![]()
![]()
|
editörden 5 |
|
Merhaba sevgili dostlar, Kurtuba’nın yeni sayısıyla huzurlarınızdayız. Bir ayı geride bıraktık. Okurlarımızla güzel bir sinerji oluşturduğumuz kanaatindeyiz. Allah’ın izniyle, ilerleyen zamanlarda daha kapsamlı çalışmalarla ve içeriği daha geniş dosyalarla sizlerle birlikte olmaya devam edeceğiz. Kurtuba’nın sayfalarında bu sayıdan itibaren Büyük Doğu’nun mimarı Üstad Necip Fazıl’ı daha çok okuyacağınızın müjdesini vermek istiyoruz. Dergimizde, Doğu ve Batı Yakası olarak hazırladığımız dosyaların muhtevasında, Suphi Giz, Doğu’nun dev şahsiyeti Mevlana’yı ve Batı’nın mütefekkir ruhlu düşünce adamı Goethe’yi irdeliyor. Beğeniyle okuyacağınız bu çalışmayı istifadenize sunuyoruz. Ayrıca bu sayımızda Üstad Necip Fazıl’ın, “Zindandan Mehmed’e Mektup” isimli şiiriyle zihinlere bir tazelik katmak istedik. Kurtuba Dergisi’nin beşinci sayısı şiir ağırlıklı olarak hazırlandı. Bu bağlamda, Yunus Emre Tozal “Güzide Cellat”, Kübra Çomaklı “Ses”, Murat Soyak “Manzara” ve Cemal Kaya “İzini Bulduğumdan Beri” isimli şiirleriyle sizlerle olacak. Dergimizin ilgi çeken yazarlarından Hares Yalçi'nin “Bat/an/aklığım mısın” adlı denemesini ilgiyle okuyacağınızı düşünüyoruz. Bununla birlikte Selman Maltaş'ın Fatma Karabıyık Barbarosoğlu'nun "Acı Deniz" isimli kitabı için yaptığı tahlili okuyacaksınız. Suphi Giz'in hazırladığı Endülüs Dosyası "Şimdi Gemileri Yakın"a bu sayı ara vermiş bulunmaktayız. Meraklılarına duyurulur. Yeni sayılarda buluşmak ümidiyle. Saygılarımla efendim.
Selman Maltaş
iletişim ve yazı göndermek için; gönderilen ürünler, yayımlansın, yayımlanmasın iade edilmez.
|
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
|
doğu yakası - batı yakası : mevlana - goethe
Hazırlayan:Suphi Giz |
|
Mevlâna Celaleddîn-i Rumî (1207 - 1273) Mevlâna, hicri 6 Rebiu'levvel, 604, miladi 30 Eylül 1207'de bugünkü Afganistan'da bulunan Belh şehrinde doğdu. Asıl adı Muhammed Celâleddîn'dir; Mevlâna ve Rumî, kendisine sonradan verilen isimlerdendir. Efendimiz manasına gelen Mevlâna ismi, ona, daha pek genç iken Konya'da ders okutmaya başladığı tarihlerde verilir. Bu isim Şems-i Tebrizi ve Sultan Veled'den itibaren Mevlâna'yı sevenlerce kullanılmıştır. Asil bir aileye mensup olan Mevlâna'nın babası Belh şehrinin ileri gelenlerinden olup Sultânü'l-Ulemâ ünvanını almış olan Bahaeddin Veled'dir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mü’mine Hatun'dur. Bahaeddin Veled, bazı siyasî olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle 1212 yıllarında Belh'den ayrılmak zorunda kaldı. Bahaeddin Veled’in ilk durağı Nişâbur oldu, burada tanınmış mutasavvıf Ferîdüddin Attar ile de karşılaştı. Mevlâna burada küçük yaşına rağmen Ferîdüddin Attar'ın ilgisini çekmiş ve takdirlerini kazanmıştı. Bahaeddin Veled, Nişabur'dan Bağdat'a geçti ve burada ünlü mutasavvıf Suhreverdi’ye misafir oldu. Daha sonra Kûfe yolu ile Kâ'be'ye hareket etti. Hac farîzasını yerine getirdikten sonra, dönüşte Şam'a uğradı. Burada Muhyiddin ibnü'l Arabi ile görüştü. İbni Arabi, babasının arkasında yürüyen Mevlâna'ya bakarak: "Sübhanallah! Bir okyanus bir denizin arkasında gidiyor!" dediği rivayet edilir. Şam'dan sonra Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Lârende'ye yani bugünkü Karaman’a gelip Subaşı Emir Mûsâ'nın yaptırdıkları medreseye yerleşti. 1222 yılında Karaman'a gelen Mevlana’nın ailesi burada 7 yıl kaldı. Mevlâna, Semerkant’tan gelmiş ve itibarlı bir zât olan Şerefeddin Lâlâ'nın kızı Gevher Hatun ile burada evlendi, bu evlilikten Mevlâna'nın Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adlı iki oğlu oldu. Yıllar sonra Gevher Hatun'u kaybeden Mevlâna bir çocuklu dul olan Kerrâ Hatun ile ikinci evliliğini yaptı, bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir Âlim Çelebi adlı iki oğlu ile Melike Hatun adlı bir kızı dünyaya geldi. Bu yıllarda Anadolu’nun büyük bir kısmı Selçuklu Devleti'nin egemenliği altında idi. Bu devletin başşehri olan Konya sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkârlarla dolup taşmıştı. Kısaca Selçuklu Devleti en parlak devrini yaşıyordu ve devletin hükümdarı Alâeddin Keykubâd idi. Alâeddin Keykubâd Sultânü'I-Ulemâ Bahaeddin Veled'i Karaman'dan Konya'ya davet edip ve Konya'ya yerleşmesini istedi. Bahaeddin Veled, Sultanın davetini kabul etti ve 1228 yılında ailesi ve dostları ile Konya'ya geldiler. Sultan Alâeddin kendilerini muhteşem bir törenle karşıladı ve Altunapa (İplikçi) Medresesi'ni ikametlerine tahsis ettiler. Bahaeddin Veled, 12 Ocak 1231 yılında Konya'da vefat etti. Kabri, Selçuklu Sarayı’nın Gül Bahçesi’ndedir. Bahaeddin Veled, ölünce talebeleri ve müridleri, Mevlâna'nın çevresinde toplandılar, onu babasının tek varisi olarak gördüler. Gerçekten de Mevlâna, ilim ve irfan ehli olmuş, İplikçi Medresesi'nde vaazlar vermeye başlamıştı. Bahaeddin Veled yerine halifesi Seyyid Burhaneddin geçti. Mevlâna, yüksek ilimlerde daha derinleşmek için, Seyyid Burhaneddin'in izniyle Halep'e gitti. Halaviye Medresesi'nde, fıkıh, tefsir ve usul ilimlerinde üstün bir alim olan Adiloğlu Kemaleddin'den üç yıl ders aldı. Helep'teki tahsilini bitirdikten sonra Şam'a geçti. Burada, dört yıl Akdemiye medresesine intisap edip ilimle uğraştı. Yedi yıl sonra Konya’ya geldi. Seyyid Burhaneddin Konya'dan ayrılıp Kayseri’ye gittikten sonra da, irşad ve tedris makamına Mevlâna geçti. Medrese kendisini dinlemeye gelenlerle dolup taşıyordu. Babasının ve dedelerinin usullerine uyarak beş yıl bu vazifeyi yaptı. Mevlâna 15 Kasım 1244 yılında Şems-i Tebrizî ile karşılaştı. Bu iki ilahi aşık, bir müddet yalnızca bir köşeye çekilerek kendilerini tamamiyle Hakk'a verdiler ve gönülden gelen sohbetlere koyuldular. Mevlana’nın Şems ile birlikteliği neticesinde, coşkun ve cezbeli hal ortaya koymuş, bu halin bir sonucu olarak medreseyi, vaazları ve talebelerini terk etmiş, vaaz meclisleri yerine sema terdib etmiş, çarha, raksa başlamış; medreselerdeki ilmi tartışmalar yerine ney ve rebâb nağmesine kulak vermişti. Ancak beraberlikleri uzun sürmedi iki yıl sonra Şems Şam’a gitti, Mevlâna’nın daveti üzerine bir yıl sonra tekrar Konya’ya döndü. Fakat söylentiler üzerine tekrar Konya’dan gitti. Mevlâna, Şems'in bu gidişinden sonra uzun yıllar inzivaya çekildi. Daha sonraki yıllarda Selâhaddin Zerkubi ve Hüsameddin Çelebi, Şems-i Tebrizî'nin yerini doldurmaya çalıştılar. Mevlâna bir gün kuyumcular çarşısından geçerken içerde varak yapmak için çekiçle altın döğmekte olan Kuyumcu Şeyh Selahaddin ve çıraklarının çekiç darbelerinden çıkan seslerin ahengi ile cezbelenir vecd ile sema etmeye başlar. Dışarıda Mevlâna'nın sema ettiğini gören Şeyh Selahaddin onun, çekiç darbelerinin ritmine uyarak sema ettiğini anlayınca, altının zayi olmasını düşünmez ve çıraklarına, çekiç darbelerine devam etmelerini emreder. Hayatını "Hamdım, piştim, yandım" sözleri ile özetleyen irfan ve sevgi güneşi Mevlâna hicri 5 Cemazelahir 672, miladi 17 Aralık 1273 Pazar günü vefat etti. Mevlâna'nın cenaze namazını vasiyeti üzerine Sadrettin Konevi kıldıracaktı. Ancak Sadreddin Konevi çok sevdiği Mevlâna'yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayıldı. Bunun üzerine Mevlâna'nın cenaze namazını Kadı Siraceddin kıldırdı. Mevlevîler, Mevlâna’nın ölümü sevdiğine yani Allah'ına kavuşmak olarak değerlendirdiği için ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ederek düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen "Şeb-i Arûs" derler. Mevlana, Necmeddîn Kübrâ’nın insanı esas alan, Sünni esaslara dayalı ve kısmen zühdî nitelikli tasavvuf mektebi, Muhyiddin İbn Arabî’nin ortaya koyduğu metafizik ve mistik sistem halinde tasavvuf dünyasına sunduğu Vahdet-i Vüvud mektebi ve kaynağını Horasan mektebinde alan, çoxkun bir ilahî aşk ve cezbeye dayalı, zühdü ihmal eden Kalenderî tasavvuf anlayışını uyumlu bir biçimde, yepyeni bir sistemle birleştirip bağdaştıran bir tasavvuf yolu ortaya koymuştur. Mevlana'nın fikri ve tasavvufi teşekkül ve tekammülünde İmam Gazali'nin önemli bir yeri var. İmam Gazali Haçlı döneminin bir müceddidi, Mevlana ise Moğol döneminin bir müceddididir. İslam'ın felaket ve helaket asırlarında manevi hamleyi tutuşturmakta halef ve selef olmuşlardır. Mevlana’nın en önemli eserleri Mesnevi, Divan-ı Kebir, Mektubat, Fîhi Mâ Fih ve Mecâlis-i Seb’a’dır. Mevlâna Celalettin Rumi’’nin en önemli eserleri Mesnevidir. Mesnevî, klâsik doğu edebiyatında, bir şiir tarzının adıdır. Mesnevî her ne kadar klâsik doğu şiirinin bir şiir tarzı ise de "Mesnevî" denildiği zaman akla "Mevlâna'nın Mesnevî'si"gelir. Mevlâna Mesnevî'yi Çelebi Hüsameddin'in isteği üzerine yazmıştır. Kâtibi Hüsameddin Çelebi'nin söylediğine göre Mevlanâ, Mesnevî beyitlerini Meram'da gezerken, otururken, yürürken hatta semâ ederken söylermiş, Çelebi Hüsameddin de yazarmıştır. Mesnevî'nin dili Farsça'dır. Halen Mevlâna Müzesi'nde teşhirde bulunan 1278 tarihli, elde bulunan en eski Mesnevî nüshasına göre, beyit sayısı 25618 dir. Mesnevî'nin vezni : Fâ i lâ tün- Fâ i lâ tün - Fâ i lün'dür Mevlâna 6 büyük cilt olan Mesnevî'sinde, tasavvufî fikir ve düşüncelerini, Kur’an, hadis ve selefin sözlerini merkez alarak birbirine ulanmış hikayeler halinde anlatmaktadır. * * *
Johann Wolfgang von Goethe Johann Wolfgang von Goethe ; 28 Ağustos 1749 yılında Main nehri üzerindeki Frankfurt’da doğdu. Babası krallık danışmanı avukat Johann Caspar Goethe, annesi Frankfurt Belediye Başkanı’nın kızı Catharina Elisabeth Textor’un ilk çocuğudur. Goethe, çok rahat ve sıkıntısız bir çocukluk dönemi geçirdi. Özel öğretmenler yönetiminde eğitim gördü. Babası özellikle dil öğrenimi konusunda ısrarcı oldu. Küçük Goethe Latince, İbranice, Fransızca ve İngilizce dersleri aldı. 1759 yılında Fransa’nın Franfurt’u işgal etmesi üzerine Goethelerin evinin karargah binası yapılması, Küçük goethe’nin görsel sanatlarla tanışmasına vesile oldu. Fransız sanatı tanıma, Racine ve Moliere’nin oyunlarını seyretme imkanı buldu. Aynı dönemde Homeros, Vergilius ve Ovidi gibi antik kültürün önemli isimlerini okuma imkanı buldu. Bu arada İncil’i okuyarak din eğitimi de aldı. 1765-1768 yıllarında Leipzig'de, 1770-71 yıllarında da Strasburg'da hukuk öğrenimi gördü. İlk gençlik yapıtı olan romantik akıma özgü özellikler taşıyan Goetz von Berlichingen'i 1773'te tamamladı. Aynı dönem de şehirde hüküm süren Rokoko kültürünün etkisi- altında, sanatsal faaliyetlerini çizim üzerine yoğunlaştırarak, Antik Kültür hayranı Adam Friedrich Oeser’den çizim dersleri aldı. Ünlü sanat tarihi kuramcısı Johann Winckelmann’ı tanıyınca sanata düşkünlüğü daha da arttı. Hukuk derslerinden ziyade Christian Fürchtegoot Gellert’in şiir öğretilerini takip etmekten daha zevk alıyordu. Leipzig’deki günlerinde ilk şiirlerini yazmaya başladı. 1770 yılında Strazburg’a giden Goethe, ünlü tarihçi Johann Gottfried Herder ile tanıştı. Herder sayesinde Rokoko kültüründen uzaklaşarak Shakespeare, Ossian, ve Volkpoesie gibi usta yazarların ve şairlerin eserleriyle tanışan Goethe, tarihsel olaylar ve milletlerin tarih sahnesindeki rolleriyle de ilgilenmeye başladı. Aynı dönemde Alman Gotik sanatına da ilgi duyan Goethe, Strazburg katedralinin mimarı Erwin von Stinbach’ın stilinden çok etkilendi. Romantizm edebiyat akımının habercisi sayılan Sturm und Drang (fırtına ve atılım) akımını oluşturarak, klasik edebiyatın kurallarına ve törelerine karşı çıkan genç yazarlar ve şairleri çevresinde topladı. Goethe, 1770′ten 1775′e kadar, büyük şair Friedrich von Schiller’in de katıldığı bu akımın merkezi sayıldı. Goethe, 1782 yılında Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesi, hac ikonu ve teslis inancındaki tutarsızlıklar nedeniyle Hıristiyanlığı reddettiğini açıkladı. 1773-1775 yılları arasında Faust'un çekirdeği olarak kabul edilen Urfaust adlı yapıtını tamamladı. 1774'te Clavigo’yu yazdı. 1774 yılında yazdığı Genç Werther’in Acıları, roman tarihinde bir dönüm noktası oldu. Acı çeken bir sevgilinin ruh durumlarını anlatan bu kitap, halkın, bunun bir hayal ürünü değil, yazarın itirafları olduğunu öğrenmesi üzerine, gençlere kötü örnek oldu. Çağının bu en çok satan eserindeki romantizm ve ihtiras, aydın Alman gençliğini derinden etkilemişti; karşılıksız bir aşka tutulmuş pek çok genç, tıpkı Werther gibi intihar etti. Goethe ayrıca trajediler ve daha birçok roman yazdı. Aynı dönem de ünlü Grek şairi Pindaros’un övgü ve Alman şair Klopstock’un üslubundan hareketle coşkun ve özgür şiirler ortaya koydu. Bu yıllarda İspanya’dan dönen bir arkadaşı ona Arapça el yazması bir metin getirdi. Goethe, Jena Üniversitesi’nde ‘Kur’an-ı Kerim’den bir sure olan bu el yazmayı inceledi ve aynısını yazmaya çalıştı. 1775 yılında Sachsen-Weimar veliaht prensi Carl August’un daveti üzerine Weimar’a yerleşti Prensin danışmanı olarak gittiği Weimer kasabasını yıllar içinde kocaman bir kültür kenti yaptı. İlk olarak 1771 yılında ilgilenmeye başladığı Kur’an-ı Kerim tefsirleri üzerindeki incelemelerine burada da devam etti. Rumî, Camî, Atar, Tefsiri Taberi, Saadî gibi el yazmalarını ve Yavuz Sultan Selim’in İslamiyet kültürünü anlatan el yazması metinleriyle birlikte, Türkçe, Arapça sözlükler satın aldı. Arapça öğrenmeye çabaladı. Özellikle doğu medeniyetini inceleyen bir tarihçi olan J. V. Hammer’ın Kur’an çevirisini akşam toplantılarında prensin ailesine de yüksek sesle okuyan Goethe, Almanya’da İslamiyete pozitif bir bakış açısıyla yaklaşan ilk edebi kişilik oldu. Bunun dışında Kur’an-ı Kerim’in Ludovico Maraccios’un Latince çevirisi ile David Megerlin’in Almanca çevirisini karşılaştırmalı olarak okudu, ‘Kur’an-ı Kerim Hülasası’ isimli bir eser neşretti. Hz. Muhammed’in siyerini de okuyan Goethe, ‘Mahomet-Drama’ adıyla üç perdelik bir de piyes yazdı. 1782 yılında Sachsen-Weimar veliaht prensinden “von” unvanını aldı. 1786 yılında gerçekleştirdiği ve iki yıl süren İtalya gezisi sırasında, Verona, Venedik ve Roma’da Grek sanatının sanatının farklı stillerini detaylı şekilde gözleme imkanı buldu. Sicilya’da ise botanik ve anatomisi ile ilgilendi. 1788 yılında Weimar’a döndü. 1792 yılında ihtilalci Fransız kuvvetlerine karşı verilen Valmy savaşında Duke Carl August’a yaverlik etti. Yine mainz kuşatması boyunca askeri kuvvetlere gözlemci oldu. Savaş boyunca özgünlükçü hareketleri desteklemiş olsa da burjuvazi varlığının devam etmesini savundu. 1794 yılında Jena Üniversitesi’de Friedrich Schiller’le tanıştı ve zamanla ortak çalışmaları başladı. 1796 yılından itibaren Schiller’in çıkardığı Die Horen edebiyat dergisine yazma teklifi aldı. Aynı dönemde duygu sellerinin yerini düşünsel dinginliğin aldığı, klasik bir olgunluğun görüldüğü Hazine Avcısı, Büyücü Çığlığı isimli baladları yazdı. B udönemde ‘Propylaen’ adlı bir dergi çıkarmaya başladı ve bu dergide güzel sanatlar hakkındaki düşüncelerinden, ideallerinden bahsetti. 1805 yılında, edebi hayatına önemli derecede tesir eden Schiller’in ölmesiyle birlikte Goethe’nin klasik olgunluk dönemi bir değişim gösterdi. B udönemde biyografisi yanı sıra, üç roman yazdı. Adeta iki dünyanın kavşağı olma özelliğini taşıyan, Hafız’ın sesleri arasında başlayıp biten Doğu-Batı Divanı isimli eserini de bu dönemde yazdı. Bu eserinde yoğun bir şekilde İslami eğilimler söz konusudur. Yazar, dünya klasikleri arasında gösterilen eseri Faust’un ilk ve en lirik bölümü olan Urfaust’u 1808 yılında tamamladı. Bu şah eserin ikinci bölümü olan ve Goethe’nin dehasını ortaya koyduğu Faust ise bir ömür yazıldı ve ancak şairin ölümünden sonra basıldı. Faust, Goethe’nin farklı zaman ve farklı mekanlarda kendisiyle birlikte gelişen ve değişen eseri oldu. Yazar bu eser üzerinde altmış yıldan çok çalıştı. Özellikle Schiller’in eleştirileri Faust’un şekillenmesinde önemli bir etki oldu. Hem efsaneye, hem de felsefeye dayanan bu dramın kahramanı, Margarete’in aşkı uğruna şeytan Mephisto ile bir anlaşma yapan doktor Faust’tur; bu anlaşma karşılığında Faust, gençlik ve güzelliği elde eder, fakat ruhu sonsuza kadar lanetlenir. Goethe bu eserinde, Faust aracılığıyla insanlığın temel sorunlarını incelemek istedi. İnsanın öz değerinin erdem olduğunu ifade etti. Yaşamının son günlerinde bitirdiği Faust, Dünya Tiyatrosunun en önemli yapıtlarından biri sayıldı. Edebiyatın büyük ustası, bilgisinin enginliği ve uğraşılarının çeşitliliği açısından hümanist, aşk ve sevgi konusundaki duygusal ve şiirsel yönüyle romantik, üslûp ve dil açısından klasik olan Goethe, Almanların en büyük ulusal şairi oldu. Trajedi ve dram romanlar, bilimsel denemeler, şiir, tiyatro, hattâ desenlerinde güçlü bir üslup, olağanüstü bir zekâ ve inanılmaz bir hayal gücü görüldü. 1810 yılında üç bölümlük ‘Renkler Teorisi’ni yazdı. Goethe 1816 yılında yazdığı Şiir ve Gerçek isimli eserinde Faust’un ikinci bölümünün şemasını da çizdi. Goethe, aynı kitapta okuyucularına şu cümleyi de takdim etti: “Doğu-Batı Divanı’nın müellifi kendisinin bir müslüman olduğu şüphesini reddetmez.” Goethe hayatının son yıllarında, kahramanı Faust gibi büyük acılar yaşadı ve büyük arayışlar içinde oldu. 22 Mart 1832’de Weimar’da öldü. |
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
|
manzara // Murat Soyak |
|
masada kalan düğümlenmiş öykü hep kırgın şarkılar, kırgın şarkılar dışarıda ne var, kuşanıp çıktı can sıkıntısını gezdiren adamlar hayat güzel mi dedin, eyvallah cemre düşer, fen bilgisi şaşırır kekik kokulu çocuklara sormalı nasıl da çalışırmış mübarek toprak
|
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
|
ses // Kübra Çomaklı |
|
-s- |
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
|
bat/an/aklığım mısın // Hares Yalçi |
|
Bastığınız topraklar birilerinin çatısı olabilir.
sen ne zaman
yürümeye kalksan bir titreme alır tüm pencerelerimi siyahı konuşup maviyi kusar 'öte'li serçeler ölümsüz bir tutkuyla Gök, çukurlarını kubbe gibi gösterirken, çıplaklığından arlanmayan şuh dallar rüzgara kırıtırlar işveli işveli. Ortalıkta tek kelebek yoktur. Öyle benzetme diye değil, mevsim harbiden de sonbahar ve sarı rengi terkinde daha bir anlamlı durur. Kuş göçlerinin senle ilgisizliği kadarken göz yaşlarım, göç kuşlarına fazla sıcak görünüyor olmalıydım. Bir kambur gibi dimdik doğruldum. Serilip durdum ardında. Kollarım kenetlenemeyecek kadar kuvvet yoksunu. Ne ilk gidensin, ne de ilk gidilenim diye bir teselli zayıflığındayım. Gidişini yaprak sararması, bulut istilası, dünya kararmasına falan da yakıştırmayacağım. Her şey içerimde. Benzeyen, benzetilen, benizleşen, yoksenleşen, ömürsüzleşen, ölümleşen… Bakışlarım omuzlarına sarkardı, gözlerim gibi her nisanlaştığında yağmurlar. Kirpiklerine yaslanırdım. Çırpınıp durmak için şahika aramaya koyulurdu damlalarım. Ve her buharla ahbap serinlikleri vardı çiğlerimin. Yetişemediğim, hiçbir yere tutunmadan ağzımda tutabildiğim adın vardı senin. Yine tutunmadan hiçbir yere, mırıldanabilirdim. Başınla sonlanmayan saçların vardı. Ama tüm özlemlerinin yerine parmak kaldırırlardı. Her harfiyle içime kanayan bir aşk öyküsü gibiydin. Ahh Graziella… Saçlarım da beyaz yemeye başladı yavaş yavaş, ürküyorum. Bir de her takvim yaprağı tonlarca ağırlığa vuruyor ibrelerini gün dallarının. Eylül diyemiyorum bir de. Tellerinde salındırdığım ayrılıklar aşktan doğma çıplak, batıveriyorlar, batırıveriyorlar yazıklandığım hayatımı. Ağlama makamlarından başka bestesi olamazdı ayrılık türkülerinin. Didinilmemeliydi porte parmaklıklarında firari bir suya aç gülücüklerle. Güzel, güzel de, boş yere mi çırpınıyorum ki ben? Batıyor muyum dersin? Bat/an/aklığım mısın? Neden renklerim yansımıyor öyleyse, neden kararıyorum? Desene, ne zaman doyacak yokluğun? Bak sevgilim. Yazgıyla elime tutuşturulmuş günlerim buruşuyor. Derin bırakıyorsun nefesini, karanlığın kandili sönüyor. Hin yol göstericim gece, üzerime- bir ayağı gün çukurunda- titriyor. Çektiğin her kürek göğsümü yarıyor. Nerde olursa olsun solan tüm güllerin renklerini sokaklarıma silkeliyorlar. Ipıslak bıraktığın her bir şeyin yorgunuyum. Şu etkinde uçmasını beceremeyen kuşlar, şu nergis kokunda hayat bulan uslu tepeler, şu aklımın ırzına göz diken hayaller… çapraz azaba verilen yıldızlık göz kırpımı dökümlerinde, derimi yokluğunla yüzüyorlar gibi. Hicran yeni uğramış havasında sürekli umuyor ve ben de eksilmeyenim sofralarda. Düğümler âma, saniyeler yaşlı nineler kadar boş zamana sahipler. Kapandıkça uzuyor dehlizlerim. Sanırım fazla oyalanıyorum arka duraklarına bir yalnızlık takılmış olan bu şehrin ağzında. Kızım da öldü mini mini. Görseydin, küçücük bir melek aldı onu. Azrail’i hiç tanımıyormuş bile, sordum. Kara bulutların parmak aralığından sızan bir gökkuşağı parçası gibi gelirdi gülümsemesi ömrüme. Son sözleri hala kanatıyor yankısıyla dağlarımı. “Neden?” diyordu. “Baba! Neden gelebileceğim tüm kapıları kapadınız?” diyordu. Yürüdüğümüz yollar boynuna dolanmıştı. Görseydin ömrü kadar küçücüktü elleri, ya da eceli kadar. İşte böyle sevgilim. Kızım da öldü, varoluşsal tüm kavramlara inat varlığıyla, doğmadan…
bulut ve kırılgan dudak yüklü bir veda gibi gri ve tırnak inceliği yüklü bir şiir gibi Kaç kapın varsa o kadar da ye’sim vardır benim. Ve hepsini çalacak kadar hürriyete tezat bukağılarım. Yakama iliştirilmiş sonlar andına, giyemeyeceğim artık ütüsüz bir ömrü. Giyemeyeceğim buhran buruşukluğuyla tıkanan günlerimi; böyle müşevveş, böyle kendimsiz yargılarda. Seni Her şeyden azat eder gibi Alacağın nefeslere havale ediyorum. |
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
|
güzide cellât // Yunus Emre Tozal |
|
Ülfet hayatın tıkanık damarlarında Şehrin sahte ışıklarında uluyor körpecik serçeler… Yadigâr idam sehpasından süzülen vefa Hüzün ve gözyaşı meleklerin avuçlarında titrek Doğuyor güneş sara nöbetlerinde Hâlini arz ediyor gök ağlayışlarıyla Kurusıkı yaşları kabul etmiyor toprak… Manşeti atılınca semaya kıyametin Cellâtlar kahrolacak müntehir duruşlarında… Mekkî dualara borçlusun umut düşleri İntizar yaşları mumyalandıran çarmıha Teslimiyete borçlusun yazgını… Küllerini savuran rüzgâra borçlusun ölümünü Yaktıkça seni küllerinden ayıran Ateşe borçlusun aşkını…
|
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
|
izini bulduğumdan beri // Cemal Kaya |
|
İzini bulduğumdan beri, Yaramda dikeni acıtmayan güller bitmekte Alnıma ateşi değdiren karanfil Tövbelerimle küllenmekte! Gel-gitler kalbimi yoklarken Bir Yusuf lazım günah kuyuma şimdi Nice yeminleri kuşanmışken Çölüne yanan bir şiir lazım suyuna şimdi İntihar kaynayan yürekleri dindirirken nazarın Gözlerin gerek bana Efendim! Geceye sarkan vakitlerde Yıldızları değdiriyorum gözlerime Âh’ına yanıyor gönlümün yetemediği Ve ashabın iz bırakıyor yâdımda Suyu bilmeyen yüreğim Har kokuyor Canı çekiliyor dudaklarımın Kevserin gerek bana Efendim! Kalem yazgısına düştüğünden beridir nun’un derdi Sesinle cezbe tutulan tüm harfler Yakıyor sırrı müşkül kalemi Tek bir kelimen tercümanıysa arz-ı halimin, Âb-ı hayat sözlerin gerek bana Efendim! Saplanan firakların hançeri bir türlü öldürmüyor yüreğimi Acılarımdan dökülen basiretsizliğime oluyor yanışım Çerağını sırtında taşıyan bir kahır gibi, Kara yaslara bürünüp yanmadan harında günahın, Vurmadan son çığlığını kalbime İsrafil, Yetim kalmadan can suyuna, Vuslatın gerek bana Efendim!
|
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
|
zindandan mehmed'e mektup // Necip Fazıl Kısakürek |
|
Zindan iki hece, Mehmed'im lâfta!
|
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
|
acı deniz // Selman Maltaş |
|
Acı deniz'de yazar, insanoğlunun kendi içerisindeki açmazlarına değinirken; anlaşılamamayı, hayata tek taraflı bakış açılarıyla yüzlerini dönen insanların düşünüşlerini, paçalarından modernizm sızan bir dünyanın duyumsama eksikliği zerkeden yaşam biçimini gündelik hikâyeleri merkeze yerleştirerek okurlarına aktarırken, tefekkür yamaçlarına asma köprüler kuruyor.
|
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı