Kurtuba

Kurtuba

.:::: haftalık edebiyat kültür ve sanat seçkisi // her cuma ::::.

editörden 5

7/9/2007
Kategori: kurtuba 5

 

 editörden 5

 

 

 Merhaba sevgili dostlar,

 Kurtuba’nın yeni sayısıyla huzurlarınızdayız. Bir ayı geride bıraktık. Okurlarımızla güzel bir sinerji oluşturduğumuz kanaatindeyiz. Allah’ın izniyle, ilerleyen zamanlarda daha kapsamlı çalışmalarla ve içeriği daha geniş dosyalarla sizlerle birlikte olmaya devam edeceğiz. Kurtuba’nın sayfalarında bu sayıdan itibaren Büyük Doğu’nun mimarı Üstad Necip Fazıl’ı daha çok okuyacağınızın müjdesini vermek istiyoruz.

 Dergimizde, Doğu ve Batı Yakası olarak hazırladığımız dosyaların muhtevasında, Suphi Giz, Doğu’nun dev şahsiyeti Mevlana’yı ve Batı’nın mütefekkir ruhlu düşünce adamı Goethe’yi irdeliyor. Beğeniyle okuyacağınız bu çalışmayı istifadenize sunuyoruz. Ayrıca bu sayımızda Üstad Necip Fazıl’ın, “Zindandan Mehmed’e Mektup” isimli şiiriyle zihinlere bir tazelik katmak istedik.

 Kurtuba Dergisi’nin beşinci sayısı şiir ağırlıklı olarak hazırlandı. Bu bağlamda, Yunus Emre Tozal “Güzide Cellat”, Kübra Çomaklı “Ses”, Murat Soyak “Manzara” ve Cemal Kaya “İzini Bulduğumdan Beri” isimli şiirleriyle sizlerle olacak. Dergimizin ilgi çeken yazarlarından Hares Yalçi'nin “Bat/an/aklığım mısın” adlı denemesini ilgiyle okuyacağınızı düşünüyoruz. Bununla birlikte Selman Maltaş'ın Fatma Karabıyık Barbarosoğlu'nun "Acı Deniz" isimli kitabı için yaptığı tahlili okuyacaksınız. Suphi Giz'in hazırladığı Endülüs Dosyası "Şimdi Gemileri Yakın"a bu sayı ara vermiş bulunmaktayız. Meraklılarına duyurulur.

 Yeni sayılarda buluşmak ümidiyle.

 Saygılarımla efendim.

 

Selman Maltaş

 

iletişim ve yazı göndermek için;

kurtubadergi@gmail.com

gönderilen ürünler, yayımlansın, yayımlanmasın iade edilmez.

 

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

mevlana / goethe

7/9/2007
Kategori: kurtuba 5

 

 doğu yakası - batı yakası : mevlana - goethe 

 

Hazırlayan:Suphi Giz

 

 

 

 

Mevlâna Celaleddîn-i Rumî

(1207 - 1273)

 

Mevlâna, hicri 6 Rebiu'levvel, 604, miladi 30 Eylül 1207'de  bugünkü Afganistan'da bulunan Belh şehrinde doğdu. Asıl adı Muhammed Celâleddîn'dir; Mevlâna ve Rumî, kendisine sonradan verilen isimlerdendir. Efendimiz manasına gelen Mevlâna ismi, ona, daha pek genç iken Konya'da ders okutmaya başladığı tarihlerde verilir. Bu isim Şems-i Tebrizi ve Sultan Veled'den itibaren Mevlâna'yı sevenlerce kullanılmıştır.

Asil bir aileye mensup olan Mevlâna'nın babası Belh şehrinin ileri gelenlerinden olup Sultânü'l-Ulemâ ünvanını almış olan Bahaeddin Veled'dir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mü’mine Hatun'dur.

Bahaeddin Veled, bazı siyasî olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle 1212 yıllarında Belh'den ayrılmak zorunda kaldı.

Bahaeddin Veled’in ilk durağı Nişâbur oldu, burada tanınmış mutasavvıf Ferîdüddin Attar ile de karşılaştı. Mevlâna burada küçük yaşına rağmen Ferîdüddin Attar'ın ilgisini çekmiş ve takdirlerini kazanmıştı.

Bahaeddin Veled, Nişabur'dan Bağdat'a geçti ve burada ünlü mutasavvıf Suhreverdi’ye misafir oldu. Daha sonra Kûfe yolu ile Kâ'be'ye hareket etti. Hac farîzasını yerine getirdikten sonra, dönüşte Şam'a uğradı. Burada Muhyiddin ibnü'l Arabi ile görüştü. İbni Arabi, babasının arkasında yürüyen Mevlâna'ya bakarak: "Sübhanallah! Bir okyanus bir denizin arkasında gidiyor!" dediği rivayet edilir. Şam'dan sonra Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Lârende'ye yani bugünkü Karaman’a gelip Subaşı Emir Mûsâ'nın yaptırdıkları medreseye yerleşti.

1222 yılında Karaman'a gelen Mevlana’nın ailesi burada 7 yıl kaldı. Mevlâna, Semerkant’tan gelmiş ve itibarlı bir zât olan Şerefeddin Lâlâ'nın kızı Gevher Hatun ile burada evlendi, bu evlilikten Mevlâna'nın Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adlı iki oğlu oldu. Yıllar sonra Gevher Hatun'u kaybeden Mevlâna bir çocuklu dul olan Kerrâ Hatun ile ikinci evliliğini yaptı, bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir Âlim Çelebi adlı iki oğlu ile Melike Hatun adlı bir kızı dünyaya geldi.

Bu yıllarda Anadolu’nun büyük bir kısmı Selçuklu Devleti'nin egemenliği altında idi. Bu devletin başşehri olan Konya sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkârlarla dolup taşmıştı. Kısaca Selçuklu Devleti en parlak devrini yaşıyordu ve devletin hükümdarı Alâeddin Keykubâd idi. Alâeddin Keykubâd Sultânü'I-Ulemâ Bahaeddin Veled'i Karaman'dan Konya'ya davet edip ve Konya'ya yerleşmesini istedi.

Bahaeddin Veled, Sultanın davetini kabul etti ve 1228 yılında ailesi ve dostları ile Konya'ya geldiler. Sultan Alâeddin kendilerini muhteşem bir törenle karşıladı ve Altunapa (İplikçi) Medresesi'ni ikametlerine tahsis ettiler.

Bahaeddin Veled, 12 Ocak 1231 yılında Konya'da vefat etti. Kabri, Selçuklu Sarayı’nın Gül Bahçesi’ndedir.

Bahaeddin Veled, ölünce talebeleri ve müridleri, Mevlâna'nın çevresinde toplandılar, onu babasının tek varisi olarak gördüler. Gerçekten de Mevlâna,  ilim ve irfan ehli olmuş, İplikçi Medresesi'nde vaazlar vermeye başlamıştı. Bahaeddin Veled yerine halifesi Seyyid Burhaneddin geçti.

Mevlâna, yüksek ilimlerde daha derinleşmek için, Seyyid Burhaneddin'in izniyle Halep'e gitti. Halaviye Medresesi'nde, fıkıh, tefsir ve usul ilimlerinde üstün bir alim olan Adiloğlu Kemaleddin'den üç yıl ders aldı. Helep'teki tahsilini bitirdikten sonra Şam'a geçti. Burada, dört yıl Akdemiye medresesine intisap edip ilimle uğraştı. Yedi yıl sonra Konya’ya geldi. Seyyid Burhaneddin Konya'dan ayrılıp Kayseri’ye gittikten sonra da, irşad ve tedris makamına Mevlâna geçti. Medrese kendisini dinlemeye gelenlerle dolup taşıyordu. Babasının ve dedelerinin usullerine uyarak beş yıl bu vazifeyi yaptı.

Mevlâna 15 Kasım 1244 yılında Şems-i Tebrizî ile karşılaştı. Bu iki ilahi aşık, bir müddet yalnızca bir köşeye çekilerek kendilerini tamamiyle Hakk'a verdiler ve gönülden gelen sohbetlere koyuldular. Mevlana’nın Şems ile birlikteliği neticesinde, coşkun ve cezbeli hal ortaya koymuş, bu halin bir sonucu olarak medreseyi, vaazları ve talebelerini terk etmiş, vaaz meclisleri yerine  sema terdib etmiş, çarha, raksa başlamış; medreselerdeki ilmi tartışmalar yerine ney ve rebâb nağmesine kulak vermişti. Ancak beraberlikleri uzun sürmedi iki yıl sonra Şems Şam’a gitti, Mevlâna’nın daveti üzerine bir yıl sonra tekrar Konya’ya döndü. Fakat söylentiler üzerine tekrar Konya’dan gitti. Mevlâna, Şems'in bu gidişinden sonra uzun yıllar inzivaya çekildi. Daha sonraki yıllarda Selâhaddin Zerkubi ve Hüsameddin Çelebi, Şems-i Tebrizî'nin yerini doldurmaya çalıştılar.

Mevlâna bir gün kuyumcular çarşısından geçerken içerde varak yapmak için çekiçle altın döğmekte olan Kuyumcu Şeyh Selahaddin ve çıraklarının çekiç darbelerinden çıkan seslerin ahengi ile cezbelenir vecd ile sema etmeye başlar. Dışarıda Mevlâna'nın sema ettiğini gören Şeyh Selahaddin onun, çekiç darbelerinin ritmine uyarak sema ettiğini anlayınca, altının zayi olmasını düşünmez ve çıraklarına, çekiç darbelerine devam etmelerini emreder.

Hayatını "Hamdım, piştim, yandım" sözleri ile özetleyen irfan ve sevgi güneşi Mevlâna hicri 5 Cemazelahir 672, miladi 17 Aralık 1273 Pazar günü vefat etti. Mevlâna'nın cenaze namazını vasiyeti üzerine Sadrettin Konevi kıldıracaktı. Ancak Sadreddin Konevi çok sevdiği Mevlâna'yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayıldı. Bunun üzerine Mevlâna'nın cenaze namazını Kadı Siraceddin kıldırdı.

Mevlevîler, Mevlâna’nın ölümü sevdiğine yani Allah'ına kavuşmak olarak değerlendirdiği için ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ederek düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen "Şeb-i Arûs" derler.

Mevlana, Necmeddîn Kübrâ’nın insanı esas alan, Sünni esaslara dayalı ve kısmen zühdî nitelikli tasavvuf mektebi, Muhyiddin İbn Arabî’nin ortaya koyduğu metafizik ve mistik sistem halinde tasavvuf  dünyasına sunduğu Vahdet-i Vüvud mektebi ve kaynağını Horasan mektebinde alan, çoxkun bir ilahî aşk ve cezbeye dayalı, zühdü ihmal eden Kalenderî tasavvuf anlayışını uyumlu bir biçimde, yepyeni bir sistemle birleştirip bağdaştıran bir tasavvuf yolu ortaya koymuştur.

Mevlana'nın fikri ve tasavvufi teşekkül ve tekammülünde İmam Gazali'nin önemli bir yeri var. İmam Gazali Haçlı döneminin bir müceddidi, Mevlana ise Moğol döneminin bir müceddididir. İslam'ın felaket ve helaket asırlarında manevi hamleyi tutuşturmakta halef ve selef olmuşlardır.

Mevlana’nın en önemli eserleri Mesnevi, Divan-ı Kebir,  Mektubat, Fîhi Mâ Fih ve Mecâlis-i Seb’a’dır.

Mevlâna Celalettin Rumi’’nin en önemli eserleri Mesnevidir.

Mesnevî, klâsik doğu edebiyatında, bir şiir tarzının adıdır. Mesnevî her ne kadar klâsik doğu şiirinin bir şiir tarzı ise de "Mesnevî" denildiği zaman akla "Mevlâna'nın Mesnevî'si"gelir. Mevlâna Mesnevî'yi Çelebi Hüsameddin'in isteği üzerine yazmıştır. Kâtibi Hüsameddin Çelebi'nin söylediğine göre Mevlanâ, Mesnevî beyitlerini Meram'da gezerken, otururken, yürürken hatta semâ ederken söylermiş, Çelebi Hüsameddin de yazarmıştır.

Mesnevî'nin dili Farsça'dır. Halen Mevlâna Müzesi'nde teşhirde bulunan 1278 tarihli, elde bulunan en eski Mesnevî nüshasına göre, beyit sayısı 25618 dir.

Mesnevî'nin vezni : Fâ i lâ tün- Fâ i lâ tün - Fâ i lün'dür

Mevlâna 6 büyük cilt olan Mesnevî'sinde, tasavvufî fikir ve düşüncelerini, Kur’an, hadis ve selefin sözlerini merkez alarak birbirine ulanmış hikayeler halinde anlatmaktadır.

 

* * *

 ----------------------------------------------------------

 

 

Johann Wolfgang von Goethe

 

Johann Wolfgang von Goethe  ; 28 Ağustos 1749 yılında Main nehri üzerindeki Frankfurt’da doğdu. Babası krallık danışmanı avukat Johann Caspar Goethe, annesi Frankfurt Belediye Başkanı’nın kızı Catharina Elisabeth Textor’un ilk çocuğudur. Goethe, çok rahat ve sıkıntısız bir çocukluk dönemi geçirdi. Özel öğretmenler yönetiminde eğitim gördü. Babası özellikle dil öğrenimi konusunda ısrarcı oldu. Küçük Goethe Latince, İbranice, Fransızca  ve İngilizce dersleri aldı.

1759 yılında Fransa’nın Franfurt’u işgal etmesi üzerine Goethelerin evinin karargah binası yapılması, Küçük goethe’nin görsel sanatlarla tanışmasına vesile oldu. Fransız sanatı tanıma, Racine ve Moliere’nin oyunlarını seyretme imkanı buldu.  Aynı dönemde Homeros, Vergilius ve Ovidi gibi antik kültürün önemli isimlerini okuma imkanı buldu. Bu arada İncil’i okuyarak din eğitimi de aldı.

1765-1768 yıllarında Leipzig'de, 1770-71 yıllarında da Strasburg'da hukuk öğrenimi gördü. İlk gençlik yapıtı olan romantik akıma özgü özellikler taşıyan Goetz von Berlichingen'i 1773'te tamamladı. Aynı dönem de şehirde hüküm süren Rokoko kültürünün etkisi- altında, sanatsal faaliyetlerini  çizim üzerine yoğunlaştırarak, Antik Kültür hayranı Adam Friedrich Oeser’den çizim dersleri aldı. Ünlü sanat tarihi kuramcısı Johann Winckelmann’ı tanıyınca sanata düşkünlüğü daha da arttı. Hukuk derslerinden ziyade Christian Fürchtegoot Gellert’in şiir öğretilerini takip etmekten daha zevk alıyordu.  Leipzig’deki günlerinde ilk şiirlerini yazmaya başladı.

1770 yılında Strazburg’a giden Goethe, ünlü tarihçi Johann Gottfried Herder ile tanıştı. Herder sayesinde Rokoko kültüründen uzaklaşarak Shakespeare, Ossian, ve Volkpoesie gibi usta yazarların ve şairlerin eserleriyle tanışan Goethe, tarihsel olaylar ve milletlerin tarih sahnesindeki rolleriyle de ilgilenmeye başladı.

Aynı dönemde Alman Gotik sanatına da ilgi duyan Goethe, Strazburg katedralinin mimarı Erwin von Stinbach’ın stilinden çok etkilendi.

Romantizm edebiyat akımının habercisi sayılan Sturm und Drang (fırtına ve atılım) akımını oluşturarak, klasik edebiyatın kurallarına ve törelerine karşı çıkan genç yazarlar ve şairleri çevresinde topladı. Goethe, 1770′ten 1775′e kadar, büyük şair Friedrich von Schiller’in de katıldığı bu akımın merkezi sayıldı.

Goethe, 1782 yılında Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesi, hac ikonu ve teslis inancındaki tutarsızlıklar nedeniyle Hıristiyanlığı reddettiğini açıkladı.

1773-1775 yılları arasında Faust'un çekirdeği olarak kabul edilen Urfaust adlı yapıtını tamamladı. 1774'te Clavigo’yu yazdı.

1774 yılında yazdığı Genç Werther’in Acıları, roman tarihinde bir dönüm noktası oldu. Acı çeken bir sevgilinin ruh durumlarını anlatan bu kitap, halkın, bunun bir hayal ürünü değil, yazarın itirafları olduğunu öğrenmesi üzerine, gençlere kötü örnek oldu. Çağının bu en çok satan eserindeki romantizm ve ihtiras, aydın Alman gençliğini derinden etkilemişti; karşılıksız bir aşka tutulmuş pek çok genç, tıpkı Werther gibi intihar etti. Goethe ayrıca trajediler ve daha birçok roman yazdı.

Aynı dönem de ünlü Grek şairi Pindaros’un övgü ve Alman şair Klopstock’un üslubundan hareketle coşkun ve özgür şiirler ortaya koydu. Bu yıllarda İspanya’dan dönen bir arkadaşı ona Arapça el yazması bir metin getirdi. Goethe, Jena Üniversitesi’nde ‘Kur’an-ı Kerim’den bir sure olan bu el yazmayı inceledi ve  aynısını yazmaya çalıştı.

1775 yılında  Sachsen-Weimar veliaht prensi Carl August’un daveti üzerine Weimar’a yerleşti  Prensin danışmanı olarak gittiği Weimer kasabasını yıllar içinde kocaman bir kültür kenti yaptı. İlk olarak 1771 yılında ilgilenmeye başladığı Kur’an-ı Kerim tefsirleri üzerindeki incelemelerine burada da devam etti. Rumî, Camî, Atar, Tefsiri Taberi, Saadî gibi el yazmalarını ve Yavuz Sultan Selim’in İslamiyet kültürünü anlatan el yazması metinleriyle birlikte, Türkçe, Arapça sözlükler satın aldı. Arapça öğrenmeye çabaladı. Özellikle doğu medeniyetini inceleyen bir tarihçi olan J. V. Hammer’ın Kur’an çevirisini akşam toplantılarında prensin ailesine de yüksek sesle okuyan Goethe, Almanya’da İslamiyete pozitif bir bakış açısıyla yaklaşan ilk edebi kişilik oldu.

Bunun dışında Kur’an-ı Kerim’in Ludovico Maraccios’un Latince çevirisi ile David Megerlin’in Almanca çevirisini karşılaştırmalı olarak okudu, ‘Kur’an-ı Kerim Hülasası’ isimli bir eser neşretti. Hz. Muhammed’in siyerini de okuyan Goethe, ‘Mahomet-Drama’ adıyla üç perdelik bir de piyes yazdı.

1782 yılında Sachsen-Weimar veliaht prensinden “von” unvanını aldı.

1786 yılında gerçekleştirdiği ve iki yıl süren İtalya gezisi sırasında,  Verona, Venedik ve Roma’da Grek sanatının sanatının farklı stillerini detaylı şekilde gözleme imkanı buldu. Sicilya’da ise  botanik ve anatomisi ile  ilgilendi. 1788 yılında Weimar’a döndü.

1792 yılında ihtilalci Fransız kuvvetlerine karşı verilen Valmy savaşında Duke Carl August’a yaverlik etti. Yine mainz kuşatması boyunca askeri kuvvetlere gözlemci oldu. Savaş boyunca özgünlükçü hareketleri desteklemiş olsa da burjuvazi varlığının devam etmesini savundu.

1794 yılında Jena Üniversitesi’de Friedrich Schiller’le tanıştı ve zamanla ortak çalışmaları başladı.

1796 yılından itibaren Schiller’in çıkardığı Die Horen edebiyat dergisine yazma teklifi aldı.

Aynı dönemde duygu sellerinin yerini düşünsel dinginliğin aldığı, klasik bir olgunluğun görüldüğü Hazine Avcısı, Büyücü Çığlığı isimli baladları yazdı. B udönemde ‘Propylaen’ adlı bir dergi çıkarmaya başladı ve bu dergide güzel sanatlar hakkındaki düşüncelerinden, ideallerinden bahsetti.

1805 yılında, edebi hayatına önemli derecede tesir eden Schiller’in ölmesiyle birlikte Goethe’nin klasik olgunluk dönemi bir değişim gösterdi. B udönemde biyografisi yanı sıra,  üç roman yazdı.

Adeta iki dünyanın kavşağı olma özelliğini taşıyan, Hafız’ın sesleri arasında başlayıp biten Doğu-Batı Divanı isimli eserini de bu dönemde yazdı. Bu eserinde yoğun bir şekilde İslami eğilimler söz konusudur.

Yazar, dünya klasikleri arasında gösterilen eseri Faust’un ilk ve en lirik bölümü olan Urfaust’u 1808 yılında tamamladı.

Bu şah eserin ikinci bölümü olan ve Goethe’nin dehasını ortaya koyduğu Faust ise bir ömür yazıldı ve ancak şairin ölümünden sonra basıldı.

Faust, Goethe’nin farklı zaman ve farklı mekanlarda kendisiyle birlikte gelişen ve değişen eseri oldu. Yazar bu eser üzerinde altmış yıldan çok çalıştı. Özellikle Schiller’in eleştirileri Faust’un şekillenmesinde önemli bir etki oldu. Hem efsaneye, hem de felsefeye dayanan bu dramın kahramanı, Margarete’in aşkı uğruna şeytan Mephisto ile bir anlaşma yapan doktor Faust’tur; bu anlaşma karşılığında Faust, gençlik ve güzelliği elde eder, fakat ruhu sonsuza kadar lanetlenir.

Goethe bu eserinde, Faust aracılığıyla insanlığın temel sorunlarını incelemek istedi. İnsanın öz değerinin erdem olduğunu ifade etti. Yaşamının son günlerinde bitirdiği Faust, Dünya Tiyatrosunun en önemli yapıtlarından biri sayıldı.

Edebiyatın büyük ustası, bilgisinin enginliği ve uğraşılarının çeşitliliği açısından hümanist, aşk ve sevgi konusundaki duygusal ve şiirsel yönüyle romantik, üslûp ve dil açısından klasik olan Goethe, Almanların en büyük ulusal şairi oldu.

Trajedi ve dram romanlar, bilimsel denemeler, şiir, tiyatro, hattâ desenlerinde güçlü bir üslup, olağanüstü bir zekâ ve inanılmaz bir hayal gücü görüldü.

1810 yılında üç bölümlük ‘Renkler Teorisi’ni yazdı.

Goethe 1816 yılında yazdığı Şiir ve Gerçek  isimli eserinde Faust’un ikinci bölümünün şemasını da çizdi. Goethe, aynı kitapta okuyucularına şu cümleyi de takdim etti: “Doğu-Batı Divanı’nın müellifi kendisinin bir müslüman olduğu şüphesini reddetmez.”

Goethe hayatının son yıllarında, kahramanı Faust gibi büyük acılar yaşadı ve büyük arayışlar içinde oldu.

22 Mart 1832’de Weimar’da öldü.

 

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

manzara

7/9/2007
Kategori: kurtuba 5

 

 manzara  //  Murat Soyak

 

 

masada kalan düğümlenmiş öykü

hep kırgın şarkılar, kırgın şarkılar

dışarıda ne var, kuşanıp çıktı

can sıkıntısını gezdiren adamlar

 

hayat güzel mi dedin, eyvallah

cemre düşer, fen bilgisi şaşırır

kekik kokulu çocuklara sormalı

nasıl da çalışırmış mübarek toprak

 

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

ses

7/9/2007
Kategori: kurtuba 5

 

 ses  //  Kübra Çomaklı

 

-s-
mavi sunaklar getiriyordum göğün bahçelerinden
pörsüyen ruhlara
kırılınca düşümdeki rüya
söndü şehrin ışıkları
ay düştü beşiğinden.

-e-
pervasız bir denizin
sukünetinden
soran olur mu dersiniz
yumrularıma sıkıştırılmış günahın
içli ve karmaşık sesini
dokundursam ıslaklığına
dökülür mü deniz.

-s-
şehrin ortasında
kuzguni bir serap!
zehri akıltılmış akrebin
gözlerini gördüm
adını yitirmiş bir bakıştı bu
ezdim kaburgalarını,
kalbimin ağrıyan yanıyla
damarlarımdan zehir akıttım
katre katre
düşecekken çölün rahminden,
sargın kıskacına tutundu ellerim
ellerim,
ölümün parmak uclarına değdi
üşümüştü kirpiklerim.

 

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

bat/an/aklığım mısın

7/9/2007
Kategori: kurtuba 5

 

bat/an/aklığım mısın  //  Hares Yalçi

 

Bastığınız topraklar birilerinin çatısı olabilir.
 
sen ne zaman

yürümeye kalksan

bir titreme alır

tüm pencerelerimi

siyahı konuşup

maviyi kusar

'öte'li serçeler

 ölümsüz bir tutkuyla

 

 Gök, çukurlarını kubbe gibi gösterirken, çıplaklığından arlanmayan şuh dallar rüzgara kırıtırlar işveli işveli. Ortalıkta tek kelebek yoktur. Öyle benzetme diye değil, mevsim harbiden de sonbahar ve sarı rengi terkinde daha bir anlamlı durur. Kuş göçlerinin senle ilgisizliği kadarken göz yaşlarım, göç kuşlarına fazla sıcak görünüyor olmalıydım. Bir kambur gibi dimdik doğruldum. Serilip durdum ardında. Kollarım kenetlenemeyecek kadar kuvvet yoksunu. Ne ilk gidensin, ne de ilk gidilenim diye bir teselli zayıflığındayım. Gidişini yaprak sararması, bulut istilası, dünya kararmasına falan da yakıştırmayacağım. Her şey içerimde.  Benzeyen, benzetilen, benizleşen, yoksenleşen, ömürsüzleşen, ölümleşen…

 Bakışlarım omuzlarına sarkardı, gözlerim gibi her nisanlaştığında yağmurlar. Kirpiklerine yaslanırdım. Çırpınıp durmak için şahika aramaya koyulurdu damlalarım. Ve her buharla ahbap serinlikleri vardı çiğlerimin. Yetişemediğim, hiçbir yere tutunmadan ağzımda tutabildiğim adın vardı senin. Yine tutunmadan hiçbir yere, mırıldanabilirdim. Başınla sonlanmayan saçların vardı. Ama tüm özlemlerinin yerine parmak kaldırırlardı.  Her harfiyle içime kanayan bir aşk öyküsü gibiydin. Ahh Graziella… Saçlarım da beyaz yemeye başladı yavaş yavaş, ürküyorum. Bir de her takvim yaprağı tonlarca ağırlığa vuruyor ibrelerini gün dallarının. Eylül diyemiyorum bir de. Tellerinde salındırdığım ayrılıklar aşktan doğma çıplak, batıveriyorlar, batırıveriyorlar yazıklandığım hayatımı. Ağlama makamlarından başka bestesi olamazdı ayrılık türkülerinin. Didinilmemeliydi porte parmaklıklarında firari bir suya aç gülücüklerle. Güzel, güzel de, boş yere mi çırpınıyorum ki ben? Batıyor muyum dersin? Bat/an/aklığım mısın? Neden renklerim yansımıyor öyleyse, neden kararıyorum? Desene, ne zaman doyacak yokluğun?

 Bak sevgilim. Yazgıyla elime tutuşturulmuş günlerim buruşuyor. Derin bırakıyorsun nefesini, karanlığın kandili sönüyor. Hin yol göstericim gece, üzerime- bir ayağı gün çukurunda- titriyor. Çektiğin her kürek göğsümü yarıyor. Nerde olursa olsun solan tüm güllerin renklerini sokaklarıma silkeliyorlar. Ipıslak bıraktığın her bir şeyin yorgunuyum. Şu etkinde uçmasını beceremeyen kuşlar, şu nergis kokunda hayat bulan uslu tepeler, şu aklımın ırzına göz diken hayaller… çapraz azaba verilen yıldızlık göz kırpımı dökümlerinde, derimi yokluğunla yüzüyorlar gibi. Hicran yeni uğramış havasında sürekli umuyor ve ben de eksilmeyenim sofralarda. Düğümler âma, saniyeler yaşlı nineler kadar boş zamana sahipler. Kapandıkça uzuyor dehlizlerim.

 Sanırım fazla oyalanıyorum arka duraklarına bir yalnızlık takılmış olan bu şehrin ağzında. Kızım da öldü mini mini. Görseydin, küçücük bir melek aldı onu. Azrail’i hiç tanımıyormuş bile, sordum. Kara bulutların parmak aralığından sızan bir gökkuşağı parçası gibi gelirdi gülümsemesi ömrüme.  Son sözleri hala kanatıyor yankısıyla dağlarımı. “Neden?” diyordu. “Baba! Neden gelebileceğim tüm kapıları kapadınız?” diyordu. Yürüdüğümüz yollar boynuna dolanmıştı. Görseydin ömrü kadar küçücüktü elleri, ya da eceli kadar.  İşte böyle sevgilim. Kızım da öldü, varoluşsal tüm kavramlara inat varlığıyla, doğmadan…  

 

bulut ve kırılgan dudak yüklü bir veda gibi

gri ve tırnak inceliği yüklü bir şiir gibi  

  

 Kaç kapın varsa o kadar da ye’sim vardır benim. Ve hepsini çalacak kadar hürriyete tezat bukağılarım. Yakama iliştirilmiş sonlar andına, giyemeyeceğim artık ütüsüz bir ömrü. Giyemeyeceğim buhran buruşukluğuyla tıkanan günlerimi; böyle müşevveş, böyle kendimsiz yargılarda.        

 

Seni

Her şeyden azat eder gibi

Alacağın nefeslere havale ediyorum.

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

güzide cellât

7/9/2007
Kategori: kurtuba 5

 

 güzide cellât  //  Yunus Emre Tozal

 

Ülfet hayatın tıkanık damarlarında

Şehrin sahte ışıklarında uluyor körpecik serçeler…

 

Yadigâr idam sehpasından süzülen vefa

Hüzün ve gözyaşı meleklerin avuçlarında titrek

Doğuyor güneş sara nöbetlerinde

Hâlini arz ediyor gök ağlayışlarıyla

Kurusıkı yaşları kabul etmiyor toprak…

 

Manşeti atılınca semaya kıyametin

Cellâtlar kahrolacak müntehir duruşlarında…

 

Mekkî dualara borçlusun umut düşleri

İntizar yaşları mumyalandıran çarmıha

Teslimiyete borçlusun yazgını…

 

Küllerini savuran rüzgâra borçlusun ölümünü

Yaktıkça seni küllerinden ayıran

Ateşe borçlusun aşkını…

 

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

izini bulduğumdan beri

7/9/2007
Kategori: kurtuba 5

 

 izini bulduğumdan beri  //  Cemal Kaya

 

 

İzini bulduğumdan beri,

Yaramda dikeni acıtmayan güller bitmekte

Alnıma ateşi değdiren karanfil

Tövbelerimle küllenmekte!

Gel-gitler kalbimi yoklarken

Bir Yusuf lazım günah kuyuma şimdi

Nice yeminleri kuşanmışken

Çölüne yanan bir şiir lazım suyuna şimdi

İntihar kaynayan yürekleri dindirirken nazarın

Gözlerin gerek bana Efendim!

 

Geceye sarkan vakitlerde

Yıldızları değdiriyorum gözlerime

Âh’ına yanıyor gönlümün yetemediği

Ve ashabın iz bırakıyor yâdımda

Suyu bilmeyen yüreğim

Har kokuyor

Canı çekiliyor dudaklarımın

Kevserin gerek bana Efendim!

 

Kalem yazgısına düştüğünden beridir nun’un derdi

Sesinle cezbe tutulan tüm harfler

Yakıyor sırrı müşkül kalemi

Tek bir kelimen tercümanıysa arz-ı halimin,

Âb-ı hayat sözlerin gerek bana Efendim!

 

Saplanan firakların hançeri bir türlü öldürmüyor yüreğimi

Acılarımdan dökülen basiretsizliğime oluyor yanışım

Çerağını sırtında taşıyan bir kahır gibi,

Kara yaslara bürünüp yanmadan harında günahın,

Vurmadan son çığlığını kalbime İsrafil,

Yetim kalmadan can suyuna,

Vuslatın gerek bana Efendim!

 

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

zindandan mehmed'e mektup

7/9/2007
Kategori: kurtuba 5

 

 zindandan mehmed'e mektup  //  Necip Fazıl Kısakürek

 

 

Zindan iki hece, Mehmed'im lâfta!
Baba katiliyle baban bir safta!
Bir de, geri adam, boynunda yafta...
Halimi düşünüp yanma Mehmed'im!
Kavuşmak mı? .. Belki... Daha ölmedim!

Avlu... Bir uzun yol... Tuğla döşeli,
Kırmızı tuğlalar altı köşeli.
Bu yol da tutuktur hapse düşeli...
Git ve gel... Yüz adım... Bin yıllık konak.

Ne ayak dayanır buna, ne tırnak!
Bir âlem ki, gökler boru içinde!
Akıl, olmazların zoru içinde.
Üstüste sorular soru içinde:
Düşün mü, konuş mu, sus mu, unut mu?
Buradan insan mı çıkar, tabut mu?

Bir idamlık Ali vardı, asıldı;
Kaydını düştüler, mühür basıldı.
Geçti gitti, birkaç günlük fasıldı.
Ondan kalan, boynu bükük ve sefil;
Bahçeye diktiği üç beş karanfil...

Müdür bey dert dinler, bugün 'maruzât'!
Çatık kaş.. Hükûmet dedikleri zat...
Beni Allah tutmuş, kim eder azat?
Anlamaz; yazısız, pulsuz, dilekçem...
Anlamaz; ruhuma geçti bilekçem!

Saat beş dedi mi, bir yırtıcı zil;
Sayım var, maltada hizaya dizil!
Tek yekûn içinde yazıl ve çizil!
İnsanlar zindanda birer kemmiyet;
Urbalarla kemik, mintanlarla et.

Somurtuş ki bıçak, nâra ki tokat;
Zift dolu gözlerde karanlık kat kat...
Yalnız seccâdemin yününde şefkat;
Beni kimsecikler okşamaz mâdem;
Öp beni alnımdan, sen öp seccâdem!

Çaycı, getir, ilâç kokulu çaydan!
Dakika düşelim, senelik paydan!
Zindanda dakika farksızdır aydan.
Karıştır çayını zaman erisin;
Köpük köpük, duman duman erisin!

Peykeler, duvara mıhlı peykeler;
Duvarda, başlardan, yağlı lekeler,
Gömülmüş duvara, baş baş gölgeler...
Duvar, katil duvar, yolumu biçtin!
Kanla dolu sünger... Beynimi içtin!

Sükût... Kıvrım kıvrım uzaklık uzar;
Tek nokta seçemez dünyadan nazar.
Yerinde mi acep, ölü ve mezar?
Yeryüzü boşaldı, habersiz miyiz?
Güneşe göç var da, kalan biz miyiz?

Ses demir, su demir ve ekmek demir...
İstersen demirde muhali kemir,
Ne gelir ki elden, kader bu, emir...
Garip pencerecik, küçük, daracık;
Dünyaya kapalı, Allaha açık.

Dua, dua, eller karıncalanmış;
Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış.
Gözyaşı bir tarla, hep yoncalanmış...
Bir soluk, bir tütsü, bir uçan buğu;
İplik ki, incecik, örer boşluğu.

Ana rahmi zâhir, şu bizim koğuş;
Karanlığında nur, yeniden doğuş...
Sesler duymaktayım: Davran ve boğuş!
Sen bir devsin, yükü ağırdır devin!
Kalk ayağa, dimdik doğrul ve sevin!

Mehmed'im, sevinin, başlar yüksekte!
Ölsek de sevinin, eve dönsek de!
Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!
Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir!
Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!

(1961)

 

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

acı deniz

7/9/2007
Kategori: kurtuba 5

 

 acı deniz  //  Selman Maltaş

 

 

 Acı deniz'de yazar, insanoğlunun kendi içerisindeki açmazlarına değinirken; anlaşılamamayı, hayata tek taraflı bakış açılarıyla yüzlerini dönen insanların düşünüşlerini, paçalarından modernizm sızan bir dünyanın duyumsama eksikliği zerkeden yaşam biçimini gündelik hikâyeleri merkeze yerleştirerek okurlarına aktarırken, tefekkür yamaçlarına asma köprüler kuruyor. 
 
 "O, kendi hikâyesini yazdığını zannederken, ötekiler onun hikâyesinde kendi hikâyelerini arıyorlardı. Bulduklarında 'âlâ, güzel'' diye bağırıyorlardı. Bulamadıklarında, ya yazdıklarını yok sayıyorlar ya da olgunlaşmamış bir turşuyu tatmışcasına yüzlerini buruşturup 'olmamış'' deyiveriyorlardı. Neden olmamıştı? Kimsenin bu sorunun cevabını aramaya niyeti yoktu.''1 
 
 Barbarosoğlu eserinde, yazar ve okur arasındaki bağlantıya farklı bakış açılarıyla ışık tutma çabasında bulunuyor. Yazma eyleminin nüans noktalarına temas ederken, okurun bir hikâyede aradığı gerçekliklerinden yola  çıkarak, okur yazar ilişkisindeki karşılıklı duygu ve düşünce aktarımlarındaki rüzgâr ardında kalmış realitelere vurgu yapıyor. Zaten yazar, kitabın ilk bölümünde, altını kalın tonda çizdiği yazar okur ilişkisindeki gönül hareketlerine gönderme yaparak diyor ki: 'Bahtınız, yani karşılıklı paylaşımı, gönül açımı cömert olan okuyucularınız bol olsun.''2
 
 Kitabında, yaşadığımız çağdaki tasavvufi arayışı, idrâk ve nefs ekseninde ele alan yazar, yükü ağır düşünceleri çetrefilli çetelelere tutulan insanın hâline dikkat çekiyor. 
 
 "Hep seyrediyoruz. Kendimizi, bulunduğumuz noktayı idrâk edemeden bir şeyleri seyrediyoruz uzaktan. Biz hiç yokuz seyrettiklerimizde. Bize kendimizi unutturan her şeye dört elle sarılıyoruz. Kendimizden kaçıyoruz. Kimliğimizde ıstırabın izleri var sanki. Sen bugünden yarına kaçıyorsun, ben bugünden düne. Buluşabileceğimiz bir an var mı?''3
 
 Barbarosoğlu, insanın içsel hezeyanlarını hüzünlü bir biçimde dile getiriyor. Arayışı kaçmakta bulan günübirlik, tüketimci bireysel tutumlara eleştirel yaklaşımlar sunarken, modernitenin dünya hayatında açtığı gediklerden ötürü insanlar arasındaki iletişimin argoya doğru kaydığını, nesiller arası iletişimsizliğin had safhaya ulaştığını örnekliyor. 
 
 "Güz güneşinin ağaçların arasından mağrur bir edâyla toprak üzerine desenler çizdiği yerde ikram edilen Acı Deniz'di''4 
Hayatın her köşe başına kıyısı olan, insanın içerisindeki kirli atıklarla doldurulmuş nehirlerden beslenen Acı Deniz'in, kâinatın kursağında biriken hikâyelerini, tercihini gelenekten yana koyarak aktaran bu eseri okumanızı tavsiye ediyoruz.
 
1 - Acı Deniz, sy. 83 
2 - Acı Deniz, sy. 11 
3 - Acı Deniz, sy. 37 
4 - Acı Deniz, sy. 26
 

 

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Subscribe to edebiyatakademi
Powered by groups.yahoo.com