![]()
![]()
|
editörden 2 |
|
Sevgili Kurtuba okuyucuları, Dergimizin birinci sayısına göstermiş olduğunuz teveccühten ötürü şükranlarımızı sunuyoruz. Olumlu tepkiler aldık hafta boyu. Bir çok okurumuzun Kurtuba’yı daha ilk sayısıyla birlikte benimsediğine şahit olduk. Allah’ın izni ve sizden aldığımız destekle yürüyüşümüzü en güzel şekilde sürdüreceğiz. Bu hafta Kurtuba Dergisi’nin yazar kadrosuna iki güçlü isim katılıyor. Hatice Algın ve Cemal Kaya bundan böyle çalışmalarıyla sizlerle olacak. Bu bağlamda Hatice Algın’ın “Oyuncak ve Kan” şiiri ile, Cemal Kaya’nın “İfade Edilmemiş Davalar” isimli denemesini dikkatlerinize sunuyoruz. Ayrıca geçen hafta ilk bölümünü yayımladığımız, Suphi Giz’in kaleme aldığı Endülüs dosyamız “Şimdi Gemileri Yakın”, ikinci bölümüyle devam ediyor. Şair Murat Soyak’ın “Şehir” adlı şiirini siz değerli okuyucularımızın beğenisine sunuyoruz. Bunun yanı sıra dergimizin güçlü şairlerinden Kübra Çomaklı da, “Mavera” isimli şiiriyle sizlerle olacak. Üslubuyla damaklarda tad bırakan yazarımız Hares Yalçı’nın, serisinin ikinci mektubu olan “Mektubat’ı Harabat -2”yi yayımlıyoruz. Dergimizde ayrıca, Tuba Erdem, “Gün” isimli denemesızle karşınızda olacak. Bununla birlikte kitap bölümünde Selman Maltaş’ın hazırladığı “Köpekçe Düşünceler” kitabı tanıtım dosyasını bulacaksınız. Siz değerli okurlarımızın da çalışmalarını Kurtuba’ya bekliyoruz. Daha güzel ve daha zengin sayılarda buluşmak üzere… İletişim ve ürün göndermek için; Gönderdiğiniz ürünler yayımlansın, yayımlanmasın iade edilmez. |
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
|
"şimdi gemileri yakın" 2 // Suphi Giz |
|
“şimdi gemileri yakın” 2 ithaf bindik katranlanmış gemilere / allah; nefislerimizi, mallarımızı ve ailelerimizi cennet karşılığında bizden alır diye... / bu uğurda birşey istersek kolaylaşsın bize, hiç aldırmayız kanlarımızın akıp gittiğine / şayet kavuşursak kavuşulması yüce olan şeye... (tarık b. ziyad) endülüs’ün fethi iberya yarımadası’nın fethi, ilk islâm fetihlerinin son halkasını teşkîl eder. kuzey afrika fatihi musâ b. nusayr[1]'ın, halîfeden aldığı izinle tarîf b. mâlik komutasında 500 kişilik bir birliği 710 yılının ilkbaharında keşif amacıyla ispanya'nın güney kıyılarına yollamasıyla fetih hareketi başlamış oldu. musa, tarîf'e (cezîretü tarîf) yapılan bu küçük çıkarmadan olumlu sonuç alınınca fetih hazırlıklarını yaptı ve 27 nisan 711 yılında berberî âzâtlısı târık b. ziyâd[2] komutasında 7000 asker gücüne sâhip orduyu, ardından 5000 asker takviyesiyle ispanya'yı fethe gönderdi. bu esnada ispanya'da hâkim olan vizigot[3] krallığı taht kavgaları, toplumsal-dinî çatışmalar sebebiyle nerdeyse gücünü yitirmiş durumdaydı. islâm ordusu kolaylıkla ispanya'ya geçti. bunda, vizigotlar ile arası bozuk olan sebte (ceuta) vâlisi julianos'un yardımlarının da etkili olduğu bilinmektedir. ispanya'nın güney ucundaki cebelü târık veya cebelü'l-feth dağında karargâh kuran ordu, burada ‘ani saldırılara hazırlıklı olmak için ordugâhın etrafına tarihçilerin “arap surları” diye adlandırdıkları surları çektirdi ve ilk hamlede el-cezîretü'l-hadrâ'yı ele geçirdi. kısa süre sonra kral rodrigo komutasındaki vizigot ordusunu şerîş ve şezûne şehirleri arasında kalan ferentîre ovasındaki vâdî lekkü/lekke/bekke nehri kıyısında cereyân eden savaşta yendi ve artık fethin önünde ciddi bir engel kalmamış oldu. endülüs yolu müslümanlara açıldı ve bu topraklar uzun bir süre islâm’ın nuruyla nasiblendi. zafer sonrasında farklı şehirlere doğru fetih için görevlendirilen komutanlar kısa sürede başlarındaki vizigot idaresinden gayrı memnûn halkların da yardımıyla mâlaga, ilbîre ve kurtuba'yı ele geçirirken, târık da isticce ve peşinden vizigotlar'ın başşehri tuleytula'yı fethetti. böylece târık, 711 yılının ilkbahar aylarında ordu komutanı olarak başlattığı bu fetih yürüyüşünü, yaz ayları biterken ispanya'nın yarısını alıp islâm'a açmış bir fâtih olarak neticelendirdi. 712 yılında musâ b. nusayr da çoğunluğu araplardan müteşekkil 18000 mevcutlu ordusuyla ispany'ya geçti. işbiliye, karmûne , leble ve mâride'yi fethettikten sonra tuleytula'da târık ile buluştu. ülkenin kuzey istikâmetine doğru yapılan harekât sonucu 713 yılında, cıllîkıye bölgesi, lâride, berşelûne, saragusta şehirleri fethedildi ve hatta pireneler aşılarak frank topraklarına girildi. 714 yılında halîfe velid'in emriyle musâ, endülüs'ün idâresini oğlu abdülaziz'e bırakıp târık'la birlikte dımeşk'e döndü. böylece 3 yıl kadar kısa bir sürede iberya yarımadası'nın fethi gerçekleşti ve endülüs'te vâliler dönemi (asru'l-vülât) başladı. 715 yılından 756 yılına kadar yirmibir vâlinin görev yaptığı bu dönemde fetih hareketleri avrupa içlerine kadar götürüldü. asru'l-vülât daha önce musa b. nusayr'ın da pireneler'i aşarak fransa topraklarına girdiği rivayet ediliyorsa da, avrupa'nın fethine yönelik ilk planlı hareket, âdil halife ömer b. abdülaziz'in (717-720) endülüs'e atadığı vali semh b. mâlik el-havlânî (719-721) tarafından 718 senesinde başlatıldı. kaynaklarda "müttakî" ve "mücâhid" bir idareci olarak nitelenen semh, pireneler'i aşarak franklar'ın hâkimiyeti altındaki galler'e (el-ardu'l-kebîra) girdi. septimania bölgesinin merkezi durumundaki narbona'yı (arbûne) fethederek burasını islâm orduları için bir üs haline getirdi. hemen ardından akitania'ya (aquitania) yürüdü. fakat bölgenin merkezi tuluz (toulouse) kentinde dük eudes'in güçlü direnişiyle karşılaştı. çarpışmalar esnasında hem kendisi hem de çok sayıda müslüman şehit oldu. semh'in yerine endülüs'ün idaresini üstlenen anbese b. süheym el-kelbî (721-726), fetih hareketine selefinin bıraktığı yerden devam etti. fakat o, tuluz yerine rhon vadisisni takip ederek önce lyon'a oradan da paris'e 30 km uzaklıktaki sens kentine kadar ulaştı. fakat geri dönerken bask bölgesinde yerlilerin kurduğu bir tuzak sonucu semh gibi o da şehit düştü. ne semh'in ne de anbese'nin ne de onlarla beraber çok sayıda askerin savaş alanlarında şehit düşmeleri, bu tür durumlara alışık olan müslümanları fetih hareketinden vazgeçmeye itti. bilakis, 732 senesinde muttakî, mücahit ve iyi bir asker olarak temayüz etmiş olan vali abdurrahman el-gâfikî, sayısı 70 binden fazla olmayan büyük bir orduyla gallar'i fethederek fransa içlerine dalabilmek için kurtuba'dan hareket etti. önüne çıkan bazı mukavemet unsurlarını saf dışı bıraktıktan sonra, pireneleri aşarak galler bölgesinin merkezi kenti bordo'ya (bordeaux) hareket etti. kendisine engel olmak isteyen galler dükü eudes'i dordonia nehri yakınlarında ağır bir yenilgiye uğrattı. bordo kenti müslümanların eline geçti. islâm ordusu bundan sonra ülkenin ikinci mühim şehri tur'a (tours) yöneldi. dük eudes, bu durumda frank imparatorluğu'ndan yardım istemek zorunda kaldı. asıl makamı hâciplik olmakla beraber imparatorluğun fiili hükümdarı konumundaki şarl martel (charles martel), galler'in düşmesi halinde sıranın frank imparatorluğu'na geleceğini bildiği için, eudes'in yardım talebine derhal icabet etti ve çok iyi hazırlanmış büyük bir orduyla, islâm ordusunu durdurmak üzere tur'a hareket etti. balâtü'ş-şühedâ iki ordu arasındaki karşılaşma 12/13 ekim 732 tarihinde puvatya’da gerçekleşti. savaşın başlarında insiyatif müslümanların elindeydi. ancak, bir taraftan franklar'ın yarma hareketlerinde başarılı olmaları, diğer taraftan ise abdurrahman el-gâfikî'nin çarpışmaların en yoğun olduğu bir anda şehit düşmesi, durumu tersine çevirdi. her iki tarafın da zayiatı ağır olmakla beraber, müslümanların verdikleri şehit sayısı çok daha fazlaydı. bundan dolayıdır ki, islâm kaynaklarında bu savaşın yapıldığı saha, balâtü'ş-şühedâ (şehitler düzlüğü) ismiyle anılmaktadır. islâm ordularının gerek kuzey afrika'nın gerekse endülüs'ün fethi esnasında bir benzerini yaşamadıkları bu mağlubiyet, endülüs müslümanlarını derin bir kedere boğdu. müslüman tarihçiler, gelecek nesillerin böyle acı bir hadiseden haberdar olmalarına engel olmak niyetiyle olsa gerektir ki, eserlerinde bu savaştan pek bahsetmezler. buna karşılık, hıristiyan kaynakları anılan savaşı avrupa medeniyetini ve hıristiyanlığı islâm'ın istilasından kurtaran bir dönüm noktası olarak değerlendirirler. halbuki bu değerlendirme, gerçeklerin ifadesi olmaktan ne kadar çok uzaktır. evet, bu savaşta müslümanların avrupa'nın fethi uğrundaki teşebbüslerine set çekildi. ancak, avrupa medeniyetinin kurtarılmış olması diye bir iddia söz konusu olamaz. zira o zamanda bir avrupa medeniyeti henüz teşekkül etmiş değildi. tarih için "şöyle olsaydı nolurdu" şeklinde sorular sormak uygun olmamakla beraber, yine de sorsak ve bu çerçevede müslümanların avrupa'yı fethettiğini düşünsek, herhalde bu her şeyden evvel avrupa'nın faydasına olurdu. nitekim, endülüs için durum böyle olmadı mı? ortaçağ avrupasının en medeni ve en gelişmiş ülkesinin endülüs, yani ispanya olduğunu ve bunun da islâm idaresi sayesinde gerçekleştiğini bugün artık kim inkar edebilmektedir? balâtü'ş-şüheda mağlubiyetine rağmen, müslümanlar daha sonraki senelerde galler'e seferler düzenlemeye devam ettiler. ancak, bu seferlerin hiçbiri daha ileri adımlar atılmasını temin edecek boyutta değillerdi. balâtü'ş-şüheda ile müslümanların avrupa'daki ilerlemeleri bir anlamda durmuş oldu. fakat, bu duruşun asıl sebebi balatüşşüheda değil, içine düştükleri iç çekişmeler dolayısıyla fetih yerine fitneye yönelen müslümanların bizzat kendileri oldu.[4] bundan sonra daha çok iç savaş-karışıklıklarla uğraştılar. buna karşın, aynı dönemde kuzeyde sıkışan ispanyollar ise, pelayo liderliğinde asturias bölgesindeki covadonga kayalıklarında toparlanmaya ve karşı direnişe başladılar. eğer, iddia edildiği gibi müslüman fâtihlerin fetihteki yegâne gayeleri ganimet ele geçirmek olsaydı, endülüs onların bu gayelerine ulaşmak için fazlasıyla yeterliydi. binaenaleyh, fetih hareketini bu ülkeyle sınırlı tutmaları, endülüs dışına taşmamaları gerekirdi. ne var ki, fetih hareketinin geri planında islâm'ın siyasi nüfuzunun genişletilmesi, îlây-ı kelimetullah, yeryüzünde adaleti tesis ederek zulmün önüne geçme gibi ganimet faktöründen çok daha ulvi ve önemli sebepler bulunduğu içindir ki, fâtihler daha evvel kuzey afrika'nın fethiyle yetinmeyip endülüs'ün fethine koyulmuşlardı. yine aynı sebepledir ki, endülüs'ün fethi sonrasında maddi bakımdan daha az kazançlı, can kaybı bakımından daha çok riskli olmasına rağmen kendilerini, neticede bütün avrupa'nın hâkimiyet altına alınmasını hedefleyen yeni bir fetih hamlesinin içinde buldular. sonuç bu dönemde endülüs, doğudaki emevi devleti'nin bir vilayeti olarak idare edildi. en önemli gelişme, müslüman fatihlerin pireneler'i aşarak avrupa'nın fethi için yaptıkları askeri seferlerdir. bu fetihler esnasında hristiyanlaştırma politikaları karşısında bunalan yerli halkın[5] özellikle de yahudilerin müslümanların ilerleyişlerinde yardımcı rol oynamaları dikkat çekicidir. müslümanlar endülüs’te geniş bir fütuhat başlarak yeni bir toplum düzeni oluşturulmaya gayret ettiler. vizigotlar döneminde katolik kilisesinin tahrikiyle yahudiler ve arianistler üzerindeki baskılara son verilerek özgür bir dini ortam oluşturuldu. böylece tabakalaşma esasına dayalı eski toplum düzenine son verildi. ilk iç mücadele araplar ile kuzey afrika yerlileri olan berberiler arasında yaşanmış ve kendilerinin dışlandıklarını idda eden berberiler 741’de ayaklanmışlar, çıkan hadiselerde binlerce kişi hayatını kaybetti. ayaklanma şam’dan gelen emevi askerlerinin müdahelesi ile bastırılmıştır. daha sonra 747 yılına kadar endülüslü araplar (belediyyun) ile emevi askerleri kayslılar ile yemenliler ve diğer müslüman topluluklar arasında da çekişmeler ve çatışmalar süregitti. bu süreç içerisinde çevredeki hıristiyan şehir krallıkları güçlenerek müslümanlara saldıracak güce ulaşmışlardır. yine bu süre içerisinde hilafet abbasilere geçmiş ve emevi hanedanına mensup kişiler takibata alınmıştı. bunlardan abdurrahman bin muaviye kuzey afrika’ya gelerek 755 yılında endülüs’e geçti ve burada yeniden emevi hakimiyetini tesis çabalarına girişti ve bunda da muvaffak olarak endülüs’te kalan suriyeli unsurların desteği ile kurtuba’da 756 yılında endülüs emevi devletini ilan etti. [1] ukbe b. nâfi’den sonra kuzey-batı afrika’nın fetihlerini sürdüren musa bin nusayr, 640 yılında şam'da doğdu. iyi bir tahsil gören musa bin nusayr, kıbrıs seferine komutan olarak katıldı. halifenin kardeşi ve mısır valisi abdülaziz bin mervan tarafından kuzey-batı afrika valiliğine tayin edildi. [2] zaferleri ile yeni bir medeniyetin inşasına zemin hazırlayan berberi kökenli, yetim ve azadlı bir köle olan târık b. ziyâd, ‘şimdi gemileri yakın’ emri ile ordusuna coğrafya ve sınırlardan azade bir ufuk çizdi. [3] iskandinavya'nın gotland bölgesinde yaşayan bir germen kavmi olan gotlar, ‘kavimler göçü’ sonrası güneye inerek ve aryanizmi benimsediler, 5. ve 6.yüzyıllarda vizigotlar (ispanya) ve ostrogotlar (italya) şeklinde ikiye bölündüler. vizigotlar, vandalları yenerek iber yarım adasına hakim oldular. [4] endülüs müslümanları-1, tdv, ankara 1994, s. 37-41 [5] iber yarımadasında çeşitli zamanlarda yaşayan halklar, keltler, kartacalılar, latinler, vizigotlar, osetyalılar, berberiler, araplar, katalanlar, basklılar,... |
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
|
oyuncak ve kan // Hatice Algın |
|
Hıçkırırsa bir gün Topuklarında çatırdayan güneş Ey çocuk! Gevşetme düşlerini oyuncağının Saklambaçlar biriktiririz anısına Kümes özgürlüğün(!) Şarapnel taşarken kadehten Sırıtkan dudaklı lavların Fokurdayan yırtık gözleri Seni görünce ey çocuk Seni görünce… Ateşten rutubetiyle çullanacak birden Kesmek için kelebeklerinin kanadını Ve bir gün… Alevlerden dinleyecek çirkin parmaklarını Bu şehrin kuklaları İncitirken küçücük çimenlerini Toprağa ördüğün her yaprağın Kasırgası sahnelenecek mahfuzda İşte kan sesleri ıpıslak… Örtünelim avucuna ey çocuk! Ve terliyorsa öptüğün su Çömeldiğin mezarsa şahlanan Zindana çakılıyorsa mumlar Göğsümüzde tırmıklanan… Soyunuk kokuların vitrinlerinde Sarkıtılan günahın çığı Deşmiyorsa kursağımızı Kellesini düşürür bu şehir Kusamayan misafirlerin secdesine Emzirdiğimiz cenin taşlar Yağmur olup delerken dehlizleri Çizebildiğimiz bir tutam gökkuşağı Giyinirken güvercinleri Şerareler püskürtemediysek hala Ayak yalayan pısırık mumyalara Silkeleyelim seninle mıhlanan uçurtmaları ey çocuk! Anaların rahmini yolarken leşlerin tükürüğü Hohladığımız gök omuzlasın ölümü İşte kan sesleri çırılçıplak… Örtünelim avucuna ey çocuk! Ve sasılaşırsa bir gün Hurda duvarlarda mahpus çiçeğin Ey çocuk! Öpeceksin şakaklarından kutsal bebelerin Barut kokulu çığlıkları süreceksin taşlara… Ve biz… Sensizce ve oyuncaksız Körebeler biriktiririz anısına Pıhtılaşmış körlüğün!
|
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
|
şehir // Murat Soyak |
|
çok odalı yüksek evlerin var ama yok çiçek toprak yok pencerede kırık düşler çıkmaz yolların şehir ey taş mı yüreğin
|
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
|
gün // Tuba Erdem |
|
ellerimi kirletti bugün kelimeler Kırmızı bir ikindi ardından hüznümü saldım gökyüzüne. Karanlık, tevazusunu göstererek Kapımda şekerci çocuklar gibi ümit. İçeri alsam, gitmek ister mi… Saatler bir gitarın tellerine dokunur gibi, dokunurken geceye, melodiler arasında gezindiğim tüm hayatlar ne kadar benzer… Birazdan ezan okunur. Gün ışımaya can atarken kuşlar ötüşmeye başlar. Gözlerim yorgun düşer ve bu tatlı dirilişten mahrum kalır günüm. Gecenin parlak karanlığına bu kadar vurgun olmasam, ah olmasam… Uyandığımda güneş keskin ışıklarıyla kamaştırır gözlerimi. Geceyi özlemek işten mi! Neyse, biraz suya bulanmalı. Toprağıma su katıp, ruhumu sıvamalı. Gün uzun, gün ağır gelir geceye vurgunluğuma. Hayat, işte yine kalabalığa bulandı. İşte ilk misafirim; bir kelebek, pencereme konan, titrek kanatlarında siyah halkalar… Bir günlük ömrüne binlerce göz… Zaman mı, bakışlar mı zenginlik? Kelebekler ölürken ağlar mı? Ahhh… Zaman… Bir çay içmeli namaz öncesi. Çok değil, bi kaç saat sonra kapıma dayanır Halil Amca. Ekmek, gazete, simit… Yaşlı gözlerimde çocuk tebessümü… —Halil Amca, simidi unutmamışsın. —Hiç unutur muyum, kızım. —Unutmazsın, sağ ol Halil Amca. Ardından bakarım bi süre. Halil Amca unutmaz simidi. Geceye savurduğum tüm anılarımda çocukluğum, kahvaltıya gelir. Saklambaç oynarız ikindiye kadar. Ben saklanırım, o beni gece bulur. Bir namaz kılmalı şimdi. Seher öncesi, kuşlar ötmeden, insanlar uyanmamışken… Secde renkli gecenin gidişine, secde ile veda buseleri kondurmalı. |
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
|
mavera // Kübra Çomaklı |
|
gizil bir sevda düşlerimdeki |
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
|
ifade edilmemiş davalar // Cemal Kaya |
|
Oyunun sonuna kadar sebat edersen, piyonun vezir olur. h. kaya Bugün de kısa çöpü çekerek başlıyorum hayata… Kısık cümlelerime ay ışığı damlar mı bilmem ama ben gene düşlerimi sonsuzluğa sarar içerim. Gece boğum boğum olmuş üzerime gelirken, dehlizlerde bir ışık arar, belki kayan bir yıldız ellerimden tutar da biter bu zillet diye ümit ederim. Dikenli tellere sarılmış çaresizliğin tavan yaptığı anlarda özgürlük ararım kâğıdımın en ücra köşelerinde. Kör kuyuları tırnaklarımla kazarken derinlerde dizelere ulaştığım günler artık eskide kaldı. Dünyanın payıma düşen kısmında çaresizliği takınırken bir yandan da ifade edilmemiş davaların havaya savrulmuş közlerini yudumluyor ve ahenklere bulanmış helezonlarını izliyorum. Kekremsi bir tat damağıma ilişmiş, gözlerimde umuda ramak kala bir bakış ve ellerimde ise davamızın izlerini taşıyan şiirlerimiz... Meydanlara serili, özgürlüğün ilmek ilmek işlendiği pak bedenlere basa basa kürsülere yürüyenlere değil; ne dizelerim ne de sözlerim. Esarete gebe bir annenin hürriyete doğmuş bir çocuğuna armağan ettim kelimelerimi. Gönlünü güvercinlere emanet ederken nefesi ile satır aralarımı açıyor bense onu kelimelerimle besliyorum. Anlamını yitirmiş marşlar ve dillere pelesenk olan sloganların arasından doğuyor üzerimize güneş ve ben bir kez daha yanılıyorum. Yanıla yanıla birikip surları aşmak şiarımız değil belki ama gene de kül ve barut kokulu sabahlarda cesaret üzerimize yakışıyor. Çocuk ve siren seslerinin vermiş olduğu telaş nabzımızı tıknefes yapsa da, son cümlemizi haykıracak nefesimizi yarınların ümit veren filizlerinden alıyoruz… Şehrime davasını dünyasına değişmiş akbabalar tünese, direnişimi haykıran cümlelerimi defnetmiş olsam ve duygularımın ritmini taşıyan ünlemlerim yerini umut vaat etmeyen üç noktalara bıraksa da; buz dağlarında kardelen olayım, ne çıkar yani. Barış güvercinlerinin bembeyaz tüyleri salına salına savrulurken, gözlerimdeki yansımasına kanayım. Hürriyete adanmış bedenimin kelepçelerini kelimelerimle törpülerken, bir kere de kırıntılarına bakmadan yaşayayım hayatı, ne olur yani… |
Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
|
mektubat’ı harabat 2 // Hares Yalçi |
|
“sevduğum senin aşkın ciğerlerumi dağlar hiç mi düşünmedun sen sevduğun boyle ağlar” Ben şu an ufacık bir odada, sitem bile olsa sitemimi seviyorum. Duvarlarda hatıran dolaşıyor. İnan ellerimi boğazımdan içerime daldırabilseydim, kanaya kanaya yüreğimi söküp alırdım yerinden, eğer bunca içimi acıtan yüreğimse. Ellerimi daldırsam bile orda olacağına inanmıyorum ya gerçi. Çünkü sesinden can pompalıyor ömrüme. Kuraklığımda samyeliyle yarıştırdığım, besili yalnızlığıma yokluğuyla yem olan, dudakları buğu kokan kız! Üfür iliklerime… ve, çek ellerini kokumdan. Sen, her yeri ateşe verdiği halde donarak ölen bir acısın içimde. Oraları bilmem ama burada kar yağdı, dondu, eridi, buhar oldu. Seni bilmem ama yaşlarım yağdı, dondu, eridi, bahar oldu. Filiz inadıyla yepyeni dallara kök kurdum bembeyaz. Sana dokunamamaya doyamayan beş parmağımın beşini de idama durdurdum birer birer. Yazmayı unuttum taşmaması için konulmuş satır çizgilerinin çabalarıyla. Çizgisiz kağıtları kirletemeyecek kadar yufka kalemliyim. …(kalem kırılır) kalemin yalanıma isyanı mıdır nedir! Güneş gibi yangın patlamalarını nefes diye alan kılçıklı aydınlıklar damağıma adını çiziktiriyor kapkara mürekkeplerle. Ne yutsam mührün vuruluyor, ne ölsem katilim illa sende yakalanıyor. Nerede saklarsın ki bunca kırıklaştırdığın hayal koleksiyonunu? Dilesem yaktıktan sonra cesedimi, küllerimi gözlerime dağıtmanı. Vasiyetim tek mirasımdır. Olmaz dersen her parçamı bir kuş gagasına iliştir. Ola ki mahşere uyandırılmaya unutulurum da döndüğüm tövbelerin hangi mabede ibadet olduğundan hesaba çekilmem. Vakti tayinsiz, seccademi yüzüne serdiğim! Yine mi bende erken bunama belirtileri? Duyamıyorum, bağırsana… Üzre olduğum ahvale gölgesini düşürdüğün ecellerin belini kıran, aç uyuttuğun komşular hatrına sicim sicim incelttiğim beynimi; al ve savur söyleyeceklerimin burgacına. Yoruldum üç oklu geri dönüşüm kutusuna konulup zamanın insafına bırakılmaktan. Avucumu ağzıma boru yapıp, içime çığrışmayasın diye gırtlağımı tükürüyorum. Düştüğü yerde bitecek bütün sesler, lanetli ve uğursuzluğuyla başlayan sövgülerin irtisamına biletli tohumlarla dil açacaktır. Kendisini yiyen bir bedduayım ben. El açışlarda biraz daha küçülen… Çığ düştü sanki ayasına aynalarımın. Mesela bulut ağlıyor, güneş küfrediyor, gökyüzü hıçkırıyor, rüzgar tokatlıyor, toprak paçalarımdan çekiştiriyor. Bileklerimdeki damarlar daha bir şuhlaşıyor düşüncelerimin bıçak yanlarına. Şaşırma martıların başımda çemberleşmelerine. Gözlerimi deniz sanışlarındandır. Serp ağını. Sentetik ağlayışların yaşatamayacaksa da, müsait bir yerde indirecek cesarette hayatın olsun ki, aşkın çeltik tarlalarında diz boyu ölümler sulayan melekler şeklinin ahengini kırgınlığıma uydurabilsinler. Ne zaman karşında kendimi tasvire koyulsam, söz pervazlarıma bir çocuk konar sağını solunu bilmeyen. Hiç bilmem yüzümde kuruyan yaşların hangi gözlere buharlaştığını. Bu akşam bir daha ağlayamayacak kadar ağladım. Bir daha ağlayacak kadar yaşayabilirsem eğer… Gelseydin; bir kadın ömrüne ne kadar aşk sığdırabilirse, o kadar ömür sığdıracaktım aşkıma. Bir adımlık yer vermedin ki bana, dağ başlarında kurduğun çatılarında. Silinecek bir yazı bile olabildim mi senin için bilmiyorum ama, yazdığın hiçbir anı yaşayamamış tek bir harfim bile. Biline… |
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
|
köpekçe düşünceler // Selman Maltaş |
|
Kitap adı: Köpekçe Düşünceler Türü : Deneme Yazar : Rasim Özdenören
|
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı