Kurtuba

Kurtuba

.:::: haftalık edebiyat kültür ve sanat seçkisi // her cuma ::::.

editörden

9/8/2007
Kategori: kurtuba 1

 

 

 editörden

 

 

 

Allah’ın selamı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun değerli dostlar. Bir sefere çıktık. İlk adımımızı atıyoruz. Dergimiz Kurtuba her Cuma yeni sayısıyla sizlerle birlikte olacak. Haftalık olarak güncellenecek.

Aksiyoner bir dergi olmasını ümit ediyoruz Kurtuba’nın. Aksiyoner ve kaliteli… İnternette icra edilen kopyala-yapıştır edebiyatı yapılmayacak burada. İnce eleyip, sık dokuyacağız. Her gelen çalışma yayına girmeyecek. Kurala bağlanmış tetkiklerden geçtikten sonra, onay verildiği takdirde yazılar yayımlanacak.

“Bizim de bir dergimiz var” dedirtmeyecek Kurtuba. “Bizim söyleyecek bir sözümüz var” diyecek. Nitekim Kurtuba konuşacak. Sizin sevincinizi paylaşacak, sizin kederinize ortak olacak. Vel hasıl, Kurtuba’yı seveceksiniz ve sevdireceksiniz.

“Neden Kurtuba” suâlinizi işitir gibiyiz. Öyle uzun uzadıya nutuk çekmeye, misyon ve vizyon popülistliği yapmaya niyetimiz yok. Bunu yapanlar iyi yapıyorlar zaten. Birilerinin eline su dökmeyi gerekli görmüyoruz. Hele ki, şu belediyelerin vanaları kıstığı dönemde… Ait olduğumuz medeniyet icabı, sözün israfına karşı olduğumuz gibi, doğal kaynak israfına da karşıyız. Dikkat edelim.

Medeniyetimizin zirve noktalarından Endülüs’ün ilim, kültür ve sanat başkenti Kurtuba’yı hatırlayalım, bir dönem dünyayı aydınlatmış bu efsaneye karşı vefa borcumuzu ödeyelim, yağma edildikten sonra geride kalan her hatırası yakılmış olmasına rağmen, külleriyle insanlığa hayat veren bu menbağa dikkat çekelim istedik. Endülüs’ü, Kurtuba’yı, Gırnata’yı, El Hamra Sarayını, Kurtuba Camii’ni uzun asırlar sonra tekrar gündemimize alarak, daralan ufuklarımıza ilaç olacak bir panzehir üretmeye talip olduk.

Elimizi Kurtuba Camii’nin taşları altına koyuyoruz. Elinden sakınanlara ise bu sayfadan sükût çağrısında bulunuyoruz. Nitekim her boksörün bir köşesi vardır.

Kurtuba’da neler olacak? Edebî ürünler, söyleşiler, incelemeler, dosyalar, yani sizler olacaksınız… Bizler olacağız… Kurtuba düşünce dünyanızda bir sütun inşa edebilirse eğer, en bahtiyarı bizleriz…

İfade ettiğimiz gibi, üreteceğiz… Nitekim tükettiğimizden daha fazlasını üretmezsek hiçbir anlam ihtiva etmiyoruz demektir.

 

Sevgili Kurtuba okuyucuları,

Birinci sayımızla huzurunuzdayız. Bu hafta, dergimizin ilk sayısıyla birlikte, Endülüs yazı dizisini dikkatlerinize sunuyoruz. Suphi Giz’in kaleme aldığı bu geniş dosya, on parça halinde her hafta yayımlanacak. Geçmişimizle bağlantımızın koparılmaya çalışıldığı ve büyük oranda başarılı olunduğu çağımızda, Endülüs, bize yitirilmiş gücümüzü tekrar hatırlatacaktır. Ayrıca edebiyatımızın güçlü şairlerinden Murat Soyak da ürünleriyle her hafta siz Kurtuba okuyucularıyla birlikte olacak. Bu sayımızda Murat Soyak’ın “Hatırlayış” isimli şiirini okuyacaksınız. Bunun yanı sıra Kübra Çomaklı, “Fildişi Kulesi”, Yunus Emre Tozal, “Yağmurun Tılsımındaki Uçurtma” isimli şiiriyleriyle karşınıza çıkacak.

 

Kendine has üslubuyla dikkatleri üzerine çeken Hares Yalçi, “Mektubat-ı Harabat -1” adlı, serisinin ilk mektubuyla bu sayımızda sizlerle olacak. Tuba Erdem’in, “Adak” ve Selman Maltaş’ın, “Görünmezlik İkilemi” isimli denemelerini okuyacaksınız.

Daha güzel ve daha zengin sayılarda buluşmak üzere…
Muhabbetle, efendim.

 

 

Kurtuba

 

 

İletişim ve ürün göndermek için;

kurtubadergi@gmail.com

Gönderdiğiniz ürünler yayımlansın, yayımlanmasın iade edilmez.

 

 

Yorum (8) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

şimdi gemileri yakın

9/8/2007
Kategori: kurtuba 1

 

 

 

 "şimdi gemileri yakın"  //  Suphi Giz

 

 

 

“şimdi gemileri yakın” 1

 

ithaf

bütün doğumların sancılı ve bütün ölümlerin acılı olduğu bilinciyle ruhumu, inancımın coğrafyası kadar germek isterdim.  fikriyat ve hissiyatın en canlı ve en doğurgan vaktini yaşadığı kurtuba[1]’ya ithaf olan bu yazıyı kalbimin diğer ucu manila[2]’da yazmak isterdim. müslüman tüccarların ayrılırken allah’a emanet ettikleri şehir manila’dan, incelikler ve zariflikler medeniyetinin kalbi kurtuba’ya seslenmek isterdim. lakin içimin ırmakları kuruyor, gözümden gırnata, saraybosna, kudüs, bağdat, buhara, merakeş, kandahar, kalküta dökülüyor...

 

endülüs’e giriş

gemilerin külünden inşa edilen endülüs[3], yediyüzyıl islâm düşüncesinin etkisi altında bulunan iber[4] yarımadasındaki bölgelere verilen isimdir. işte bu bölgede vücut bulan  islâm medeniyeti, aynı zamanda kuruluşu, düşünce yapısı, siyasi etkinliği, sanat anlayışı ve nihayetinde yıkılışı bir çok yönüyle irdelenmeye değerdir.

büyük komutan tarık bin ziyad’ın emrindeki yedibin mücahid, 711 yılından itibaren endülüs’ü  bir baştan bir başa fethetmeye başladı.  kısa zamanda başta kurtuba, işbiliye, gırnata, belensiye, mürsiye, maleka, tuleytula olmak üzere birbirinden önemli kültür, sanat ve ticaret merkezleri kuruldu. islâm dünyasındaki siyasi etkilenmeler burada da söz konusu oldu ve sırasıyla asru'l-vülât  (714-756), emevi devleti  (756-1031), tavaif-ül mülük (1031-1090), murabıtlar (1090-1147), muvahhidler (1146-1248), gırnata sultanlığı (1232-1492) ve moriskolar (1492 - 1610)  dönemleri yaşandı. bu dönemlerin her biri aynı zamanda haçlılarla çeşitli düzeylerde mücadele aşamaları oldu. [5]

endülüs, islâm kültür ve medeniyeti, eşya ve ruhun birbirine en yakın olduğu, birinin öbürünün diline en çok çevrilebildiği bir zemin oldu. felsefeden tefsire, fıkıhtan hadise, edebiyattan tıbba bir çok alanda önemli alimler yetişti ve yüzbinlerce eser kaleme alındı. ibn hazm (öl. 1064), batalyevski (öl. 1127), ibn bâce  (öl. 1138), ibn tufeyl (öl. 1185), ibn rüşd (öl. 1198),  ibn arabî (öl. 1240),  ibn baytar (öl. 1248)  kurtubî (öl. 1273), şatıbî (öl. 1388), ibn haldun (öl. 1406) derin etkiler bırakan, önemli eserler ortaya koyan bu zatlardan en meşhur olanlardır.

 

doğu batı

sekizinci yüzyılda müslümanlar fetihlerde zirveye ulaşarak, doğuda ve batıda en uzak noktalara kadar ilerledi. kısa zamanda büyük kitlelere kurtuluş yolunun açılmasına vesile oldular. bu hem siyasal olarak hem de düşünsel olarak büyük bir meydan okumaydı.

dokuzuncu yüzyılın başında bağdat’ta abbasi halifesi, kahire’de fatımi halifesi, kurtuba’da emevi halifesi olmak üzere islâm dünyasında aynı anda üç siyasi güç oluşmuştu.

onuncu yüzyılda hızlı gelişimini sürdüren islâm medeniyeti, yeryüzünü kültür, sanat, bilim ve düşünce alanında derinden etkiledi ve hükmettiği coğrafyaya imar ve inşa katkısını sürdürdü.

onbirinci yüzyılda batı’dünyasının haçlı seferleriyle (1094-1270), onikinci yüzyılda moğollar geniş çaplı istilalarıyla (1243-1402) bu  süreci inkıtaya uğrattılar.

 endülüs, islâm medeniyetinin yeni bir hamle, yeni bir dinamizm kazandığı yerdir. sekizinci asırdan itibaren parlamaya başlayan islâm medeniyeti, hamleci gücünü doğu'da kaybetmeye yüz tutunca endülüs'te canlanma imkanına kavuştu.

derin bir söz ve yazı medeniyeti olan endülüs, doğu islâm düşüncesinin paralelinde gelişen ve yaşıyan batı islâm düşüncesinin en bariz  güç  temerküzüdür. endülüs müslüman tefekkürü, doğudaki müslüman tefekkürünün bir taklidi ve tekrarı olmaktan kurtuldu, özgünlüğü olan bir düşünce yapısına kavuşmuş ve islâm medeniyetine önemli bir hamle kazandırdı.

yedi millet, yedi dil ve üç semavi dinin mensuplarının yediyüz yıl bir arada yaşadığı endülüs’te muhteşem bir medeniyet oluştu. bu muazzam düşünce endülüs ve sicilya üzerinden batıya geçti ve batı’nın reform ve rönesans sürecinin temelini hazırladı. hatta batı kendi kökenlerine dahi bu düşünce üzerinde ulaşma imkanı buldu.

fakat endülüs’ün yıkılışına müslümanların siyasî ve anlayış birliğini kaybetmeleri ve bunun sebep olduğu anlamsız iktidar mücadelesi yol açtı. endülüs emevi devleti yıkılınca bu topraklarda, tavaif-i müluk denen küçük devletçikler kuruldu. kurtuba’da 1031’de iktidar olan cevheriler varlığını ancak 1069’a kadar sürdürdü. 1090'da kuzey afrika'dan gelen murabıtların ve 1145'te gene kuzey afrika'dan gelen muvahhidlerin egemenlikleri de kısa ömürlü oldu. gırnata'da kurulan nasriler ise 1230'dan 1492'ye kadar ispanya'da varlıklarını korudular.

nitekim, reconquista (geri alım) fikrine canlılık kazandıran endülüs'teki değişimi göstermesi bakımından bu dönemde yani mülûkü't-tavâif döneminde kurtuba'ya gelen bir hıristiyan komutanın müslümanları kastederek söylediği şu sözler dikkat çekicidir: "biz cesaretin, dindarlığın ve hakkın hep kurtuba halkı ile birlikte olduğunu zannederdik. oysa ne görelim! ne dinleri ne cesaretleri ne de akıllı önderleri var! onların başardıkları gelişme ve zaferler, aslında geçmiş hükümdarları sayesindeymiş. ne zaman ki bu hükümdarlar gittiler, endülüslüler'in gerçek yüzleri ortaya çıktı."

onüçüncü yüzyılın sonunda doğuda vücut bulmaya başlayan osmanlı devleti’nin yükseliş süreci, endülüs’ün çöküş sürecine denk gelmektedir. endülüs tarihi, özellikle de 400 yıl devam eden reconquista süreci, bizi çok yakından ilgilendirmektedir. çünkü aynı süreç farklı isimlerle tanzimat fermanından itibaren başta anadolu olmak üzere islâm coğrafyasının değişik yerlerinde işlemeye başladı. ‘ötekileştirme sürecinin’ büyük bir ifadesi olan endülüs örneği, bir tarih felsefesi modeli olarak ibretler ve öğütlerle doludur..

bütün bunların ötesinde gırnata'da inşa edilen ve endülüs'ün en önemli eserlerinden biri olan el-hamra sarayı tüm ihtişamıyla ayakta ve baştan başa harika hatlarla inci gibi işlenmiş duvarlarında, muhteşem kakmalarla oyulmuş kubbelerinde "lâ gâlibe illâllâh..." (allah'tan başka galip yoktur) ibaresini hâlâ  zikretmektedir.

 

endülüs’ten çıkış

endülüs islâm devleti siyasi etkinliğini önemli ölçüde kaybettikten sonra yerine kurulan beylikler, kendilerini bekleyen korkunç sonu hiç düşünmeksizin, küçük hesaplar, kıskançlıklar içinde birbirlerini yiyip bitirmişler, bundan faydalanan hıristiyan krallıklar her birini teker teker almış, eşsiz medeniyeti imha etmiş, sarayları, medreseleri, kütüphaneleri, evleri, yuvaları yıkmıştı. kitapları ve dahi insanları ateşe vermişti.

islâm, endülüs kendi üstüne katlana katlana, kendi içine sıkışa sıkışa, kendine doğru çekile çekile gırnata'dan ibaret kaldı.

bin yılın başında çin’den fas’a kadar geniş bir alanda hükmeden müslümanlar, haçlı seferleri ve moğol istilası sonrası siyasi ve askeri etkinliğini önemli ölçüde kaybedince, endülüs için artık ne avrupa'da merhamet vardı, ne de afrika'dan ümit....

kalan son şehir gırnata'nın hükümdarı bir elçiyle sultan bayezid'ten yardım istedi. istanbul'a gönderilen elçi ve heyetin padişaha sunduğu kaside, endülüs'ün o trajik çağının şairlerinin en büyüklerinden ebu'l-beka sâlih b. şerif'in endülüs mersiyesi'dir. fakat osmanlı’nın deniz gücünün henüz yeteri kadar gelişmediğinden endülüs’e gerekli yardım yapılamadı.

ve nihayet, istanbul’un fethinden 39 yıl sonra, 1492’de kastilya ve aragon devletlerinden oluşan ispanyol ittifakı müslümanların elinde kalan son şehir gırnata’ya girdi.

hükümdar, el-hamra sarayı’nı bir daha geri gelmemek üzere terk ederken paul dağı’nın tepesinde arkasına dönüp bakmış “derin bir iç çekmiş” ve ağlamıştı. afrika'ya gitmek üzere kendisini bekleyen gemiye binmeden önce, gırnata, vega ve kenarında ferdinando ile isabella'nın çadırlarının yüksekliğini, genil nehri de göründüğü bu tepede, bu güzel memleketi ve hâlâ şurada-burada müslümanların mezarlarının yerini işaret eden selvileri görünce ağlamıştı. ebu abdullah’ın bu halini gören annesi valide sultan fatıma; “bir yiğit gibi savunamadığın şey için şimdi bir kadın gibi ağla.” demişti. “elveda bakışı”nın atıldığı kayalık tepe bugün dahi ispanyolca şu adla anılmaktadır: “el ultimo suspiro del moro”. yani, “moro’nun son iç çekiş yeri!”

dokuz yıl süren kuşatmadan sonra 1492'de yapılan bir antlaşma ile müslümanların dini ve medeni haklarının garanti altına alınması şartı ile teslim oldu. böylece, ispanya'da yedi asırlık islâm hakimiyeti ve insanlık medeniyeti de son buldu. kanlı hıristiyan, kızıl inkâr, onmaz barbarlığı ile endülüs’ü kısa zamanda mahvetti. koca endülüs'ten geriye bir toz toprak bulutu, çağın kulağında çınlayan, asırlarca çınlayan feryatların uğultusu kaldı. ve insanı acıdan boğan nice gerçekler, nice fâcialar... kaldı.[6]

ve dokuz asır boyunca süren bu çaba, son moriskolar’ın 1609 yılında ispanya’yı terk etmesiyle son buldu.[7]

 

sonuç

iber yarımadası’nda yediyüzyıl islâm'ın ihtişamını yansıtan gırnata, kurtuba ve işbiliye yok artık.  bu hafızayı hangi olayların sildiğini  bilmek için, ondört küsür asırlık islâm ümmeti tarihinin ana unsurlarından biri olan endülüs tarihini çok iyi bilmek gerek. buna mukabil endülüs medeniyeti’nin üzerinde durmamız gereken unsurlarını, ibretler ve öğütler çıkarmamız gereken en belirgin özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:

* coğrafî ve tarihsel konumu itibarıyla batı avrupa, kuzey afrika ve ortadoğu ile doğrudan ilişkilidir.

* siyasî ve askerî güç olarak islâm medeniyetinin ortaçağ'da ulaştığı zirvelerden biridir.

* kültür ve sanat olarak batı’nın yeniden yapılanmasının ya da insanlığın değer kaynağıdır.

* buna karşın kilise'nin ve kıta avrupası’nın yıkıcı gerçek yüzünü insanlığa gösteren tarihî vesikadır.

* islâm dünyasına karşı haçlı düşüncesinin doğuşu ve seferlerinin başlamasının sebeblerindendir.[8]

* müslümanların siyasî, ekonomik ve dinî zaaflarını ortaya koyan bir ibret sahnesidir.

doğu, endülüs'ün imdadına yetişseydi ne olurdu? belki bu, tarihin kısmen değişmesi şeklinde tezahür edebilirdi. çünkü, endülüs avrupa'nın batısında, osmanlı ise doğusundaydı. ve belki de bu iki medeniyet viyana'da buluşacaktı. belki de bu doğu’nun kendisine iyiliği olacaktı, positivist-materyalist batı’nın oluşumu ve büyük islâm devleti osmanlı'nın bu yüzyılın başında çöküşü söz konusu olmayacaktı.

şair ebu'l-beka sâlih b. şerif’in "endülüs'e ağıt" mısraları ve ali el-carim'in endülüs'ün yok oluşunu kastederek söylediği, "hiçbir ölünün arkasından bu kadar ağlanmamıştır" sözü bu anlamda elbette doğrudur. fakat sadece "ağlamak için" değil, aynı zamanda "anlamak için" endülüs bilinmelidir.

böyle bir tarih kitabını, soğuk bir ışık altında okumaya kalkışan her insan şunu unutmamalı ki, 'gemileri yakmışız, dönüşümüz yok!'[9]

 



[1] tarık bin ziyad’ın 711’de iber yarımadasında fetihlere başlamasından kısa bir süre sonra, abdurrahman gafiki 726’da kurtuba şehrini fethetti ve kurtuba yediyüzyıllık endülüs medeniyetinin kalbi oldu. bu fetihten üçyıl sonra kurtuba'nın nüfusu beşyüz bin civarına ulaştı ve şehir vadi el-kebir boyunca beş kilometre uzunluğundaki bir alanı kaplıyordu. ibni hazm'ın bir ara vezirlik,  ibni rüşd'ün de kadılık yaptığı ve kütüphaneleriyle ünlü kurtuba’nın bir kütüphanesinde altıyüz bin eserin bulunduğu edebiyat ve ilim alanında zirve bir şehir oldu.  beşyüz camii, yetmiş halk kütüphanesi, üçyüz hamam, onüç bin dokumacı, senede altmış bin kitabın yazıldığı, kaldırımlı ve ışıklı yollarıyla avrupa'nın en büyük metropolü kurtuba, zamanında konstantinepol ve bağdat’ın üstünde idi.

[2] müslüman tüccarlar, 1300 yıllarında islâm ile tanışan güneydoğu asya ülkesi  filipinler’in bu şehrinden ayrılırken geride kalanları ‘fi emanillah’ sözüyle ile selamlamalarından çağrışımla akıllarda kalan ve zamanla manila adını alan şehir... aynı topraklarda yaşayan morolu müslümanlar, 320 yıl boyunca savaşım verdikten sonra 17. yy’da emperyalist ve kolonyalist avrupa ülkelerinden biri olan ispanyollar tarafından sömürgeliştirildi. yani bir kalbin doğusu ve batısı aynı el tarafından tarumar edildi.

[3] endülüs, andalucia sözcüğünden türemiştir, islâm literatüründe endülüs, el cezire - cezaret-ül arap, yani arap toprağı anlamına gelir.

[4] iber, sami dillerinde erep (yahut irib) kelimesinden türememiş olabilir ve güneşin battığı taraf anlamına gelir. fenikelilerden yunanlılara geçen bu ad, yunanca'da europa olmuş ve ege denizi'ne göre batıda bulunan ülkelere bu ad verilmiştir.            

[5] haçlı ittifakı, doğu ve batı islâm coğrafyasına saldırılarını sürdürürken, 1187 yılında selahaddin eyyubi 88 yıl haçlı ittifakının elinde bulunan kudüs’ü yeniden fethetti.

[6] onaltı ve onyedinci yüzyıllarda endülüs müslümanlarına yapılan soykırım,  asla unutulmaması gereken tarihî öneme sahip bir suçtur. yüzyılımızda sırp çetnikler ve hırvat utaşaların bosna’da işledikleri benzeri cinayetler, zayıf hafızalı insanlığın aynı suçlarla tekrar tekrar yüzyüze kalabileceğini göstermektedir.  soykırımını başlatan  katolik kral ferdinand ve kraliçe isabella vatikan tarafından azizlik mertebesine çıkarıldılar.

[7] ancak daha sonra barbaros hayrettin paşa’nın çabasıyla üçyüzbin müslüman gemilerle afrika'ya taşındı.

[8] 750 yılında iber yarıadasının kuzey batısında asturias krallığı'nın kuruluşundan itibaren müslümanların endülüs'ten çıkarılmaları, ispanya'nın bir "megalo idea"sı oldu. 1031 yılında endülüs emevi devleti’nin yıkılması özellikle asturias krallığı'nın genişlemiş şekli olan kastilya krallığı'nda, müslümanların endülüs'ten çıkarılmaları veya kendi ifadeleriyle "reconquista" fikrini şuur altından gün yüzüne çıkardı.

[9] bu mevzunun daha da açıklığa kavuşturulması gerekliliğine mebni olarak, endülüs tarihi, kronolojik olarak  ele yazmaya devam edeceğiz. ayrıca bu yazıdaki düşünsel arkaplan için sezai karakoç ve mustafa islâmoğlu’na müteşekiriz.

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

hatırlayış

9/8/2007
Kategori: kurtuba 1

 

 hatırlayış  //  Murat Soyak

 

 

 

I

 

kefenini hazır tutan bir babanın oğullarıydık

bir yanımız bağ bahçe

bir yanımız ahir dünya

komşumuz olurdu ibrahim

 

bir kitap vardı evimizde

kendi yağımızda kavrulurduk

ve yandık ha koşun desek

sesimize ses veren olurdu

 

misafir, heybesinde kıssalar demetiyle gelen

ne güzeldi dinlemek

anlattıkça bal akar dilinden

sohbetle ısınırdı içimiz

artık kim korkar geceden

 

II

 

aldı beni nerelere götürdü şiir

hadi gitmek bir şey değil de

nasıl döneceğim bugüne

nasıl döneceğim bahçeli evden

kibrit kutusu apartman dairesine

alacağın olsun şiir

bu akşam bana bunu da yaptın

alacağın olsun

 

 

Yorum (3) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

fildişi kulesi

9/8/2007
Kategori: kurtuba 1

 

 

 

 

 fildişi kulesi  //  Kübra Çomaklı

 

 

 

 

biteviye bir mazim var ruhum
harlı bir ateşten
serinlik ummaktı benimkisi
sözü kaleme vurmaya değmez
siyah bir kelebeğin ömrü kadardı herşey
med cezirlerin ardından
sonbaharlarla birlikte
herşey kendine dönüşüyor nasılsa
eğimine akıyor herşey ruhum
sular,
sular bile aslına akıyor..
burası fildişi kulesi
ilk kefenlere sarmalandğım yer
şu çıkmaz sokakta
son bulacaksın ruhum
bitecek hikayemiz
zaman nede tez değil mi
ömür nede geçkin
yıldızlar ne kadar da ölgün
toprak göğermede
birazdan gelip dayanacak boğazıma can dedikleri
soluğumda bir kaç sayılı nefes
ellerim cebimde
ve koşmuyorum bu kez
anlaşılır değil bu suskunluğum
tanıdık değil bu yanlızlık
aksanı bozuk bir uğultu kulağımda
hareleniyor gözlerim
kuşlar dönüyor etrafımda
ah kuşlar
özgürlüğün kanatlı yaftaları
birazdan üşüşeceksiniz cesedime
akbabalara gün doğacak
sözüm var ruhum
olanca kanımı yarasalara bağışlıyorum
ama bu halimle çocuklara görünmemeliyim
kentin ışıkları sönüyor bir bir
şehir boşaltıyor içini nasılsa
kirpiklerin uzantısı kadar
kapanıyor gözler
henüz gitmeden
sıcak birşeyler içelim istiyorum ruhum
iyice örseleyelim sevdamızı
söylenmemiş hiç bir ahımız kalmasın bu geceye
çünkü ben üşüyorum
kaf dağının ardındaki güneş üşüyor
ve ay üşüyor
elimde bir demet umut
alaza düşüyor
yaklaşıyor z e v a l i m
benimde kıyametim kopuyor
saat ölüme beş var ruhum
birazdan gün ışır
ve sen gidersin
nasıl üfürüldüysen içime
bak gök galyana geldi
hususi bir rahmet iniyor
kaldırımda toprak kokusu
ikimizde severiz bu ıslaklığı nasılsa
hadi şimdi tut ellerimi
döndükçe dönelim
söyleyelim şarkımızı son kez
"ormanda yürüyordum
ormanda yürüyordum
masal kitapları gördüm
masal kitapları gördüm
ağaçlara asılmış
ağaçlara asılmış
ninnini ninninini..."

/yandım
yaktı beni eylül güneşi
savruldum hazanlara
çıkmaz pasajda tıkandı ruhum
sona erdi zaaflar parodisi
perde kapandı
yani kepenk
her yer karanlık
diz boyu balçık
ve tek ışık hakikat/

 

 

Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

mektubat'ı harabat -1

9/8/2007
Kategori: kurtuba 1

 

 

mektubat-ı harabat  //  Hares Yalçi

 

 

birinci mektup

 

 

“oldi hayli zamanlar

 

 

görmedum sevduğumi”

 

 

 

Aşkça muhit sargıların esaretinde şakağıma dayadığım namlu uçlarıdır...

 

Nasıl mıyım?

 

Günler  geçtikçe ellerim çatlıyor. Krem sürüyor, ılık suyla bol bol yıkıyorum. Doktor sevmediğimi anımsarsın. Kendime yetmeye çalışıyorum. Odamın uzunluğu geniş adımlarla sayıldığında dört adım, normal sayıldığında da bir adım fazla geliyor. Tavanı tam düz değil, çatı aralığı yok diye eğikliği tavandan okunuyor . Ama çatı olması çok iyi. Üzerinde kar pek durmadığından damlatmıyor içeriye. Elektrikler kesilmediğinde gayet de iyi ısınıyorum. Kesintilerde de yorgan altına giriyorum. En fazla bir hafta  yaşadım kesintiyi. Ben görmedim ama köylülerin anlattığına göre bir ay da sürebiliyormuş. Sabah geç kahvaltı yapıyorum erken uyandığım halde. İki öğün daha az yoruyor beni. Okuldan çıktığımda yorgun argın eve dönüp yemek hazırlığına koyuluyorum. Geç saatlere kadar ancak yiyebiliyorum. Yemek hazır olana kadar bir şeyler atıştırıyorum. Sofraya oturduğumda da genelde doymuş oluyorum. Bazen köylülerden yemek gönderen oluyor. Tembelliğim bayram ediyor.

 

Şu an mı nasılım?

 

Ağlıyorum işte. Değiştiremedim hıçkırıklarımın ritmini. Hatırlar mısın bilmem ama tıpkı eskisi gibi. Önce gözlerim buğulanıyor. Kirpiklerimi kapıyorum. Aralarında birkaç damla süzülüyor. Sonra açıyorum gözlerimi ve yuttuğum yaşların tadıyla karışık bir şekilde iniltiymişçesine bir ses çıkıyor boğazımdan. Kimse cicim olmuyor. Duvarlar hep öcü. Ellerimle kapatıyorum gözlerimi. Duvarlar içimde oynaşıyor. Resimlerine bakıp sana demek istediklerimin tümünü yutkunuyorum. Bilir misin elin tersiyle gözleri silmenin bir erkek omzunda ne ağır yük olduğunu! Bir insan olarak değilse bile, keşke kullandığın ve vazgeçemediğin bir eşya olarak görseydin. Ama yok yok, o da olmasaydı. Bir eşya olarak, öyle pek kullanmadığın fakat senin olan bir eşya. Bir eşya olarak, öyle hiç kullanmadığın lakin senin olan bir eşya. Ama ara sıra dokunsaydın. Kullanmak için olmasa da, öylesine dokunsaydın. Yaşatasın diye, habersiz de olsan…

  

Gözlerim kapıda ve yüzüme çarpan soğukluğunun beynimi yaşartan kıvılcımlarına ağlıyor içim. Hiç bu kadar titreyerek yazmadım sana, hiç bu kadar ağlayarak. Hiç bu kadar ölmedim kendime. Hiç bu kadar tökezlemedim. Eridim, su oldum avuçlarında, tutamadın beni. Tutmak istemedin. Tam sana akacağım derken yönüm çöllere düşüyordu yine. Bil ki bir türlü sarılamıyorum içime sensiz. Kafesle iyi mi geçinmeli dersin!Başım döne döne seviyordum seni. Başımı yiye yiye seviyorum şimdi.

 

Ahh feryadımın tutuşturan alevi! Nerenden tuttuysam elimde kaldı. İki öpücük emanet kalmıştı dudaklarımda. Birini yuttum diğeri firarda. Git dedin, ağza alınırken sevgi meleklerinin yüreğini titreten hakaretlerle süsledin zulmünü. Her sesine besmelede sana açlığımı anlayıp mahkumca ve muhtaçlığıma hıçkırıklarla lanetler savura savura diz çöktüm önünde. Oysa bir ömür dizlerinde yaşamayı mırıldanırdın kulaklarıma. Hani vardı ya; bir kadın eli avucumda, bahsetse yaşamanın tadından…

 

Şeytanla gizli buluşmalara kaçan bir melek gibi sığdırıyorum seni yazılarıma. O tatlı ayaklarının bile hayali incitiyor beni. Sonuçta ayakların değil midir dilinin elçileri. Sardın, sararttın ve sen! Güneşlerimin vampiri! Tek damla kan bırakmadın gündüzlerimde.

 

Uyandır tüm limanlarını!  Söz dolu gemilerim geliyor…

 

 

Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

görünmezlik ikilemi

9/8/2007
Kategori: kurtuba 1

 

 

 görünmezlik ikilemi  //  Selman Maltaş

 

 

Sözlerimin gözlerini bağladılar. Yerküreyi göremiyorum. Harflerim bir kör-ebe tiyatrosunun gönülsüz oyuncuları şimdi. Hem kör olmak, hem de ebelik örtüsünü kalbimde oynaşan sevdaların üzerine çekmek ağır geliyor bana. Her yer karanlık, her şey gözlerimin önünde kaçışan kara kedi sanki. Fakat bu kedilerin gözleri de benim sözlerim gibi âmâ olmalı. Çünkü bakışlarında doğan bebekler şualarını saklıyorlar gecemden. Kurugürültü seslerle doldurulmuş bir mekanda, kasırgaların himayesindeki sözlerim boşluğa uzatıyor ellerini. Bütün dalları yaktı mı yoksa Nemrut’un fedaileri?

 

Hüküm giymiş dudaklarımda damağıma gizleniyor hayallerim. Dişlerin neden ay ışığı kadar parlak diyor görenler. Gözlerini alıyormuş gülümsemelerim her seferinde. Haliyle merak ediyorlar. Fakat ele vermiyorum hayallerimi, çünkü elle tutulan herşeyi yap-boza çevirdi insanoğlu. Önce yaptı, sonra bozdu. Bozduktan sonra ise çöp dağları dikti ıssız vadilerde belediyeler. Bu dağların inlerinde şeytanlar otağ kurdu, ve her gece raks etti periler.

 

Toprağın üzerinde asma gölgeler saklı. Karabasan düşlerinde çığ iniyor ağaçların üzerine. Rengarenk sarma(ı)şıklar kapatıyor benliğimi. Bir gökkuşağını andırıyorum. Belime yaldızlarla bezenmiş çelikten kuşaklar bağlıyorlar. Cıvıltılı bir şekilde boğulmak bu olsa gerek. Asma gölgelerden bir gölge kuruyorlar gözlerimin altındaki uçuruma. Bakışlarımı düşürmemeliyim, yoksa damağımın ardında gizlenmiş düşlerimle birlikte rüzgârda kaybolacağım.

 

Tren rayları üzerinde umarsızca adımlayan hecelerimi kovalıyorum güpegündüz. Soğuktan üşüyen güneş, güney kutbunu burnuna kadar çekmiş. Sadece gözlerini görüyorum güneşin. Bense firar eden hüzzamlı hecelerimin arkasında, ciğerlerim çatlayasıya dek koşuyorum. Karşıdan kara dişlerini gıcırdatarak bir tren yaklaşıyor. Feveran ediyorum hecelerime. Vaveylalar kopartıyorum kızıl yüzlü düşüncelerimden. Leyla suretinde bir şeytan beliriyor ayın gölgesinde o an. Raylar üzerinde trenin geldiği yöne doğru sekmeye başlıyor. Hecelerim kuzey kutbuna saklanıyor. Ben Leyla’nın peşinde, trenin hantal vücuduna sürüyorum ömrümü. Bu, olsa olsa; ateşin aşk sür/günü.

 

Çöllerin genzi yanıyor sıcaktan. Su çığırtkanlığı yapıyor öğütülmüş kayalardan kurulan yer. Gözbebeklerinde biriktirilmiş denizleri basmak istiyor bağrına sahra. Bir tufan bekliyor, kum fırtınalarıyla bakıyor ufkun dar boğazına. Şahdamarının üzerine düğüm atılmış ütopyalar, çiçeğin naz hâli misali tomurcuklamıyorlar bir türlü yapraklarını. Bağrında ateş tutuyor yeryüzü, her kum zerresi uykusunda şöyle sayıklıyor; ‘‘su... bir umman su!’’

 

Bir saman kağıdı öksüzlüğünde, bir atlas halı endamındaki yeryüzünde yürümek o kadar zor ki, seslerimdeki titreşime iliştiremiyorum cümlelerimi. İliştirsem bile, duygularım ile karman çorman olmuş düşüncelerimi ikileştirmek zorunda kalıyorum. Bir tarafta özgürlüğün dansındaki bulutlar, diğer tarafta ise parsellenmiş, üzeri beton bloklarla kapatılmış, esaret zincirleriyle gözleri bağlanmış, zoraki bir körebe oyuncusu olan yeryüzü. Ve ben, özgürlüğün kalbinde yüzen bulutlara değil, esaretin kursağında biriken toprağa basmak zorundayım. Böyle bir durumda, sorgu melekemin çarklarındaki hız, adımlarım ile uyuşmuyor. Çünkü çarkların dişlileri uyuyor.

 

Sahi, hangi dağın ardına gizlendi Nemrut’un fedaileri, hangi neon ışıkların altında arzı tehdit ediyor rakkase kılığındaki şeytanlar, nerede varlığın üzerine kurulmuş asma gölgeler, kimlerin gönlüne düştü kordan örülmüş sür/günler, genzine umman yetiştirebildi mi çöller, kuş gürzü yataklarda uyanmak bilmez mi çığ uykusuna yatmış asi dişliler?

 

Hem kör, hem de ebe cümlelerim, kurgulanmış bir simülasyon cihazının içerisinde kanatlarını germeyi beklerken, ucu tutuşturulmuş dünyanın kağıttan direnişleri yanmaya devam ediyor. Ve benim tek arzum var; “bana bir görünmezlik kremi verin, gözlerime süreyim, o  kadar yeter.”

 

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

adak

9/8/2007
Kategori: kurtuba 1

 

 

 adak  //  Tuba Erdem

 

 

 

usefilm.com

Gözümde yaş, ruhumu bedenime tutturan dikenlerde pas ve iblisin küf kokulu soluğu… Gece yine kesif koyu… Kayıp mıyım?

 

Hücre hücre, soluk soluk benimle olan Rabbim! Ruhumda acı veren boşluklar, dikenlerin etrafında kahverengi yorgunluklar… Topraktan doğan bedenim babasını bırakmaz. 

 

İsyanlar yeşerir içimde, ayrık… En çok bana batar, en çok suskunluğuma… Gri günleri bekleyen fidelerimde çınardan umutlar, kurak yaralar…

 

Bitmediğini bilirim. Acıların ve kör pusuların… Yalanların üzerinde, daha çok, kayacağım, çok defa incinecek düşüncelerim… Bilirim hayatın karanlığı her gündüzün ardından yükselecek semama. Lakin yalnız mıyım? Sessiz bir kabul müdür durulmuş adımlarım?

 

Dilimde söz tükense de, bakarsan; göreceksin; gözyaşlarımın “bitmedik!” devinimlerini, aklımın “yolum var daha” teslimiyetini ve yüreğimin sakin ve emin :  “hâlâ seviyorum beklemeyi” vuruşlarını.

 

Cennetim değil, kul elinde mazlum âlem. Umudum; ne gördüklerim ne de görmek istediklerimden doğar benim. Ben kulum. Özgürlüğüm beşerliğim kadar gerçektir ve umut; Rabbimin varlığı… Kim silebilir beni O’nun defterinden!

 

Şimdi huzurunda bir miraçsa yaşadığım; sevgim, hüznüm, yenilgilerim ve tüm acizliğimle kulunum, gayrısı bana yük! Yükleme yolundan uzağı, uzaklaştıranı… Özgürlüğümü sana adayacak kadar özgürüm ve sadece kulunum, kabul eyle…

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

yağmurun tılsımında uçurtmalar

9/8/2007
Kategori: kurtuba 1

 

 

 

 

 yağmurun tılsımında uçurtmalar  //  Yunus Emre Tozal

 

 

 

 

I

 

Hüzünden şirazesi

Çığırır aheste aheste acının notalarını

Yakılırken sürgünün uzamında

“hu” çeker zan altında dertlerin nağmeleri

Mütebessim gözlerde belirir

Gök kubbenin nedâmeti

Savurarak kırıntılarını ölümün

Yoklayarak kalbini

Ve de susarak

İçini çeker nihan yaşlar…

 

Şimşeklerin susuşuna inat

Pencerede ağlamaktadır Arap kızı

Heyhat! Çiğ taneleri kıyamda

Yağmur yağmayınca demlenir hazan demleri

Namluda derviş zikrinin rayihası

Tüter nâmütenâhîye uçurtmaların yazgısı

Müneccimlere sormak boşunadır

Uçurtmaların tılsımındadır aşk…

 

II

 

Sükût kapımızda bekler

Tufanlara başkaldıran bir sessizlik

Piramitlerin zirvelerinde büyüsüne kapılır yıldızlar ayın

Maviye özlemin alazlandığı kadar yüksekten uçar uçurtmalar

Üryan gözlerin izbe bakışlarında

Lime lime edilmiş körpecik umutlar var…

 

Müsveddesinde sonsuzluğa özlem

Matarasında zemzem

Hasret bağlamış göğsünde

Çöl sıcaklığı derecesinde aşk

Özgürlüğün enkazında tutsaktır

Gardiyanını seçerken başlar kölelik…

 

Dolaşır dilinde şehla türküler

Ölümlü dudaklarında ısırır hayatı

Ten kafesinden kanat çırparken asumanlara

Başlar mezarlıkta muhabbet halkaları

Kaldırılmalı gülistandaki darağaçları

Yakılmalı uçurtmaları engelleyen çarmıhlar

Bıraksak düşecek aldatılmış düşler

Dik durmalı oysa

Ufuklar uzak değil ki…

 

III

 

Kum saatine sığdırılmış Leyla

Kirliyim yağmur yağmadıkça

Nezih ruhumla

Makberimi hazırlamalıyım mazgallardan

Yağmurun yağmasını engelleyen ne varsa savaşmalıyım…                                   

 

Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Subscribe to edebiyatakademi
Powered by groups.yahoo.com