“şimdi gemileri yakın” 1
ithaf
bütün doğumların sancılı ve bütün ölümlerin acılı olduğu bilinciyle ruhumu, inancımın coğrafyası kadar germek isterdim. fikriyat ve hissiyatın en canlı ve en doğurgan vaktini yaşadığı kurtuba’ya ithaf olan bu yazıyı kalbimin diğer ucu manila’da yazmak isterdim. müslüman tüccarların ayrılırken allah’a emanet ettikleri şehir manila’dan, incelikler ve zariflikler medeniyetinin kalbi kurtuba’ya seslenmek isterdim. lakin içimin ırmakları kuruyor, gözümden gırnata, saraybosna, kudüs, bağdat, buhara, merakeş, kandahar, kalküta dökülüyor...
endülüs’e giriş
gemilerin külünden inşa edilen endülüs, yediyüzyıl islâm düşüncesinin etkisi altında bulunan iber yarımadasındaki bölgelere verilen isimdir. işte bu bölgede vücut bulan islâm medeniyeti, aynı zamanda kuruluşu, düşünce yapısı, siyasi etkinliği, sanat anlayışı ve nihayetinde yıkılışı bir çok yönüyle irdelenmeye değerdir.
büyük komutan tarık bin ziyad’ın emrindeki yedibin mücahid, 711 yılından itibaren endülüs’ü bir baştan bir başa fethetmeye başladı. kısa zamanda başta kurtuba, işbiliye, gırnata, belensiye, mürsiye, maleka, tuleytula olmak üzere birbirinden önemli kültür, sanat ve ticaret merkezleri kuruldu. islâm dünyasındaki siyasi etkilenmeler burada da söz konusu oldu ve sırasıyla asru'l-vülât (714-756), emevi devleti (756-1031), tavaif-ül mülük (1031-1090), murabıtlar (1090-1147), muvahhidler (1146-1248), gırnata sultanlığı (1232-1492) ve moriskolar (1492 - 1610) dönemleri yaşandı. bu dönemlerin her biri aynı zamanda haçlılarla çeşitli düzeylerde mücadele aşamaları oldu.
endülüs, islâm kültür ve medeniyeti, eşya ve ruhun birbirine en yakın olduğu, birinin öbürünün diline en çok çevrilebildiği bir zemin oldu. felsefeden tefsire, fıkıhtan hadise, edebiyattan tıbba bir çok alanda önemli alimler yetişti ve yüzbinlerce eser kaleme alındı. ibn hazm (öl. 1064), batalyevski (öl. 1127), ibn bâce (öl. 1138), ibn tufeyl (öl. 1185), ibn rüşd (öl. 1198), ibn arabî (öl. 1240), ibn baytar (öl. 1248) kurtubî (öl. 1273), şatıbî (öl. 1388), ibn haldun (öl. 1406) derin etkiler bırakan, önemli eserler ortaya koyan bu zatlardan en meşhur olanlardır.
doğu batı
sekizinci yüzyılda müslümanlar fetihlerde zirveye ulaşarak, doğuda ve batıda en uzak noktalara kadar ilerledi. kısa zamanda büyük kitlelere kurtuluş yolunun açılmasına vesile oldular. bu hem siyasal olarak hem de düşünsel olarak büyük bir meydan okumaydı.
dokuzuncu yüzyılın başında bağdat’ta abbasi halifesi, kahire’de fatımi halifesi, kurtuba’da emevi halifesi olmak üzere islâm dünyasında aynı anda üç siyasi güç oluşmuştu.
onuncu yüzyılda hızlı gelişimini sürdüren islâm medeniyeti, yeryüzünü kültür, sanat, bilim ve düşünce alanında derinden etkiledi ve hükmettiği coğrafyaya imar ve inşa katkısını sürdürdü.
onbirinci yüzyılda batı’dünyasının haçlı seferleriyle (1094-1270), onikinci yüzyılda moğollar geniş çaplı istilalarıyla (1243-1402) bu süreci inkıtaya uğrattılar.
endülüs, islâm medeniyetinin yeni bir hamle, yeni bir dinamizm kazandığı yerdir. sekizinci asırdan itibaren parlamaya başlayan islâm medeniyeti, hamleci gücünü doğu'da kaybetmeye yüz tutunca endülüs'te canlanma imkanına kavuştu.
derin bir söz ve yazı medeniyeti olan endülüs, doğu islâm düşüncesinin paralelinde gelişen ve yaşıyan batı islâm düşüncesinin en bariz güç temerküzüdür. endülüs müslüman tefekkürü, doğudaki müslüman tefekkürünün bir taklidi ve tekrarı olmaktan kurtuldu, özgünlüğü olan bir düşünce yapısına kavuşmuş ve islâm medeniyetine önemli bir hamle kazandırdı.
yedi millet, yedi dil ve üç semavi dinin mensuplarının yediyüz yıl bir arada yaşadığı endülüs’te muhteşem bir medeniyet oluştu. bu muazzam düşünce endülüs ve sicilya üzerinden batıya geçti ve batı’nın reform ve rönesans sürecinin temelini hazırladı. hatta batı kendi kökenlerine dahi bu düşünce üzerinde ulaşma imkanı buldu.
fakat endülüs’ün yıkılışına müslümanların siyasî ve anlayış birliğini kaybetmeleri ve bunun sebep olduğu anlamsız iktidar mücadelesi yol açtı. endülüs emevi devleti yıkılınca bu topraklarda, tavaif-i müluk denen küçük devletçikler kuruldu. kurtuba’da 1031’de iktidar olan cevheriler varlığını ancak 1069’a kadar sürdürdü. 1090'da kuzey afrika'dan gelen murabıtların ve 1145'te gene kuzey afrika'dan gelen muvahhidlerin egemenlikleri de kısa ömürlü oldu. gırnata'da kurulan nasriler ise 1230'dan 1492'ye kadar ispanya'da varlıklarını korudular.
nitekim, reconquista (geri alım) fikrine canlılık kazandıran endülüs'teki değişimi göstermesi bakımından bu dönemde yani mülûkü't-tavâif döneminde kurtuba'ya gelen bir hıristiyan komutanın müslümanları kastederek söylediği şu sözler dikkat çekicidir: "biz cesaretin, dindarlığın ve hakkın hep kurtuba halkı ile birlikte olduğunu zannederdik. oysa ne görelim! ne dinleri ne cesaretleri ne de akıllı önderleri var! onların başardıkları gelişme ve zaferler, aslında geçmiş hükümdarları sayesindeymiş. ne zaman ki bu hükümdarlar gittiler, endülüslüler'in gerçek yüzleri ortaya çıktı."
onüçüncü yüzyılın sonunda doğuda vücut bulmaya başlayan osmanlı devleti’nin yükseliş süreci, endülüs’ün çöküş sürecine denk gelmektedir. endülüs tarihi, özellikle de 400 yıl devam eden reconquista süreci, bizi çok yakından ilgilendirmektedir. çünkü aynı süreç farklı isimlerle tanzimat fermanından itibaren başta anadolu olmak üzere islâm coğrafyasının değişik yerlerinde işlemeye başladı. ‘ötekileştirme sürecinin’ büyük bir ifadesi olan endülüs örneği, bir tarih felsefesi modeli olarak ibretler ve öğütlerle doludur..
bütün bunların ötesinde gırnata'da inşa edilen ve endülüs'ün en önemli eserlerinden biri olan el-hamra sarayı tüm ihtişamıyla ayakta ve baştan başa harika hatlarla inci gibi işlenmiş duvarlarında, muhteşem kakmalarla oyulmuş kubbelerinde "lâ gâlibe illâllâh..." (allah'tan başka galip yoktur) ibaresini hâlâ zikretmektedir.
endülüs’ten çıkış
endülüs islâm devleti siyasi etkinliğini önemli ölçüde kaybettikten sonra yerine kurulan beylikler, kendilerini bekleyen korkunç sonu hiç düşünmeksizin, küçük hesaplar, kıskançlıklar içinde birbirlerini yiyip bitirmişler, bundan faydalanan hıristiyan krallıklar her birini teker teker almış, eşsiz medeniyeti imha etmiş, sarayları, medreseleri, kütüphaneleri, evleri, yuvaları yıkmıştı. kitapları ve dahi insanları ateşe vermişti.
islâm, endülüs kendi üstüne katlana katlana, kendi içine sıkışa sıkışa, kendine doğru çekile çekile gırnata'dan ibaret kaldı.
bin yılın başında çin’den fas’a kadar geniş bir alanda hükmeden müslümanlar, haçlı seferleri ve moğol istilası sonrası siyasi ve askeri etkinliğini önemli ölçüde kaybedince, endülüs için artık ne avrupa'da merhamet vardı, ne de afrika'dan ümit....
kalan son şehir gırnata'nın hükümdarı bir elçiyle sultan bayezid'ten yardım istedi. istanbul'a gönderilen elçi ve heyetin padişaha sunduğu kaside, endülüs'ün o trajik çağının şairlerinin en büyüklerinden ebu'l-beka sâlih b. şerif'in endülüs mersiyesi'dir. fakat osmanlı’nın deniz gücünün henüz yeteri kadar gelişmediğinden endülüs’e gerekli yardım yapılamadı.
ve nihayet, istanbul’un fethinden 39 yıl sonra, 1492’de kastilya ve aragon devletlerinden oluşan ispanyol ittifakı müslümanların elinde kalan son şehir gırnata’ya girdi.
hükümdar, el-hamra sarayı’nı bir daha geri gelmemek üzere terk ederken paul dağı’nın tepesinde arkasına dönüp bakmış “derin bir iç çekmiş” ve ağlamıştı. afrika'ya gitmek üzere kendisini bekleyen gemiye binmeden önce, gırnata, vega ve kenarında ferdinando ile isabella'nın çadırlarının yüksekliğini, genil nehri de göründüğü bu tepede, bu güzel memleketi ve hâlâ şurada-burada müslümanların mezarlarının yerini işaret eden selvileri görünce ağlamıştı. ebu abdullah’ın bu halini gören annesi valide sultan fatıma; “bir yiğit gibi savunamadığın şey için şimdi bir kadın gibi ağla.” demişti. “elveda bakışı”nın atıldığı kayalık tepe bugün dahi ispanyolca şu adla anılmaktadır: “el ultimo suspiro del moro”. yani, “moro’nun son iç çekiş yeri!”
dokuz yıl süren kuşatmadan sonra 1492'de yapılan bir antlaşma ile müslümanların dini ve medeni haklarının garanti altına alınması şartı ile teslim oldu. böylece, ispanya'da yedi asırlık islâm hakimiyeti ve insanlık medeniyeti de son buldu. kanlı hıristiyan, kızıl inkâr, onmaz barbarlığı ile endülüs’ü kısa zamanda mahvetti. koca endülüs'ten geriye bir toz toprak bulutu, çağın kulağında çınlayan, asırlarca çınlayan feryatların uğultusu kaldı. ve insanı acıdan boğan nice gerçekler, nice fâcialar... kaldı.
ve dokuz asır boyunca süren bu çaba, son moriskolar’ın 1609 yılında ispanya’yı terk etmesiyle son buldu.
sonuç
iber yarımadası’nda yediyüzyıl islâm'ın ihtişamını yansıtan gırnata, kurtuba ve işbiliye yok artık. bu hafızayı hangi olayların sildiğini bilmek için, ondört küsür asırlık islâm ümmeti tarihinin ana unsurlarından biri olan endülüs tarihini çok iyi bilmek gerek. buna mukabil endülüs medeniyeti’nin üzerinde durmamız gereken unsurlarını, ibretler ve öğütler çıkarmamız gereken en belirgin özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:
* coğrafî ve tarihsel konumu itibarıyla batı avrupa, kuzey afrika ve ortadoğu ile doğrudan ilişkilidir.
* siyasî ve askerî güç olarak islâm medeniyetinin ortaçağ'da ulaştığı zirvelerden biridir.
* kültür ve sanat olarak batı’nın yeniden yapılanmasının ya da insanlığın değer kaynağıdır.
* buna karşın kilise'nin ve kıta avrupası’nın yıkıcı gerçek yüzünü insanlığa gösteren tarihî vesikadır.
* islâm dünyasına karşı haçlı düşüncesinin doğuşu ve seferlerinin başlamasının sebeblerindendir.
* müslümanların siyasî, ekonomik ve dinî zaaflarını ortaya koyan bir ibret sahnesidir.
doğu, endülüs'ün imdadına yetişseydi ne olurdu? belki bu, tarihin kısmen değişmesi şeklinde tezahür edebilirdi. çünkü, endülüs avrupa'nın batısında, osmanlı ise doğusundaydı. ve belki de bu iki medeniyet viyana'da buluşacaktı. belki de bu doğu’nun kendisine iyiliği olacaktı, positivist-materyalist batı’nın oluşumu ve büyük islâm devleti osmanlı'nın bu yüzyılın başında çöküşü söz konusu olmayacaktı.
şair ebu'l-beka sâlih b. şerif’in "endülüs'e ağıt" mısraları ve ali el-carim'in endülüs'ün yok oluşunu kastederek söylediği, "hiçbir ölünün arkasından bu kadar ağlanmamıştır" sözü bu anlamda elbette doğrudur. fakat sadece "ağlamak için" değil, aynı zamanda "anlamak için" endülüs bilinmelidir.
böyle bir tarih kitabını, soğuk bir ışık altında okumaya kalkışan her insan şunu unutmamalı ki, 'gemileri yakmışız, dönüşümüz yok!'
tarık bin ziyad’ın 711’de iber yarımadasında fetihlere başlamasından kısa bir süre sonra, abdurrahman gafiki 726’da kurtuba şehrini fethetti ve kurtuba yediyüzyıllık endülüs medeniyetinin kalbi oldu. bu fetihten üçyıl sonra kurtuba'nın nüfusu beşyüz bin civarına ulaştı ve şehir vadi el-kebir boyunca beş kilometre uzunluğundaki bir alanı kaplıyordu. ibni hazm'ın bir ara vezirlik, ibni rüşd'ün de kadılık yaptığı ve kütüphaneleriyle ünlü kurtuba’nın bir kütüphanesinde altıyüz bin eserin bulunduğu edebiyat ve ilim alanında zirve bir şehir oldu. beşyüz camii, yetmiş halk kütüphanesi, üçyüz hamam, onüç bin dokumacı, senede altmış bin kitabın yazıldığı, kaldırımlı ve ışıklı yollarıyla avrupa'nın en büyük metropolü kurtuba, zamanında konstantinepol ve bağdat’ın üstünde idi.
müslüman tüccarlar, 1300 yıllarında islâm ile tanışan güneydoğu asya ülkesi filipinler’in bu şehrinden ayrılırken geride kalanları ‘fi emanillah’ sözüyle ile selamlamalarından çağrışımla akıllarda kalan ve zamanla manila adını alan şehir... aynı topraklarda yaşayan morolu müslümanlar, 320 yıl boyunca savaşım verdikten sonra 17. yy’da emperyalist ve kolonyalist avrupa ülkelerinden biri olan ispanyollar tarafından sömürgeliştirildi. yani bir kalbin doğusu ve batısı aynı el tarafından tarumar edildi.
haçlı ittifakı, doğu ve batı islâm coğrafyasına saldırılarını sürdürürken, 1187 yılında selahaddin eyyubi 88 yıl haçlı ittifakının elinde bulunan kudüs’ü yeniden fethetti.
onaltı ve onyedinci yüzyıllarda endülüs müslümanlarına yapılan soykırım, asla unutulmaması gereken tarihî öneme sahip bir suçtur. yüzyılımızda sırp çetnikler ve hırvat utaşaların bosna’da işledikleri benzeri cinayetler, zayıf hafızalı insanlığın aynı suçlarla tekrar tekrar yüzyüze kalabileceğini göstermektedir. soykırımını başlatan katolik kral ferdinand ve kraliçe isabella vatikan tarafından azizlik mertebesine çıkarıldılar.
ancak daha sonra barbaros hayrettin paşa’nın çabasıyla üçyüzbin müslüman gemilerle afrika'ya taşındı.
bu mevzunun daha da açıklığa kavuşturulması gerekliliğine mebni olarak, endülüs tarihi, kronolojik olarak ele yazmaya devam edeceğiz. ayrıca bu yazıdaki düşünsel arkaplan için sezai karakoç ve mustafa islâmoğlu’na müteşekiriz.