![]()
![]()
|
ada ve güz // Selman Maltaş |
|
Ruhum dudaklarımda geziniyor. Kalbim, avını yakalamak için hipnoz olmuş bir aslan yavrusu. Kelimelerimin gözlerini bağlamışlar. Tenimdeki sıvalar dökülüyor. Hafızamda gizlenmiş hikâyeler sessiz. Kirpiklerimde gittikçe ağırlaşan bir çileyi omuzlamış gibiyim. Bir kırkayak çıplak ayaklarımın üzerinde geçti sanki. Hissettim onu. Evet, o bir tırtıl. Küçükken dedem ve ninemle birlikte kırlara giderdik. Köyde son kalan birkaç haneden birisinde de onlar kalıyordu. Herkes şehre göçmüştü. Onlar ise, “Biz doğduğumuz topraklarda ölmek istiyoruz” diyerek direnmişlerdi. Köyde, her tarafı asmalarla dolu evlerini terketmemişlerdi. Ben çocuktum. Onlar bu cümleyi her sarfettiklerinde bahçeye koşar, bir avuç toprakla geri dönerdim. Bakın derdim, bu toprak da, bizim şehirdeki evimizin bahçesindeki toprağın aynısı. Ben bunu söyledikçe onlar beni daha çok bağrına basar, elimden tutup, “Hadi, gel birlikte kıra gidelim, orada topraklarımızın sesini dinleyelim” der ve beni at arabasına bindirirlerdi. İlk kez gittiğimizde toprakların sesini çok merak etmiştim. Öyle ki, hayal dünyamda binlerce köprüler kurup, bir oraya bir buraya koşturuyordum. Toprak acaba nasıl konuşuyordu. Neler söylüyordu. Kesin onun da dertleri var diyordum içimden. Çünkü, bizim mahallede evimize gelen kadınların hepsinin binbir türlü sıkıntısı vardı. Nasıl oluyor da, her hafta başka bir hikâye anlatabiliyorlardı. Galiba onlar benden daha güzel hayal kuruyorlardı. Kıra geldiğimizde, sadece çekirgelerin sesini duydum. Dedemin gözlerinin içerisine bakmıştım. Hani diyecektim, toprak konuşmuyor. Bana baktı, “Kokuyu duyuyor musun?” diyerek kır havasını ciğerlerine çekti. Ben de onun gibi yapmaya çalıştım. İlk sefer de, az buçuk bir koku işittim. Sonra bir kez daha havayı ciğerlerime doldurdum. Bu kez daha güzel bir koku duyuyordum. Bu toprak bizim bahçedekiler gibi değildi. Çünkü bizim bahçedeki toprak kokmuyordu. Sadece toprak gibi duruyordu. Ninem yere eğildi. Yerden bir avuç toprak aldı, “Toprağın içerisindekini görüyor musun?” dedi. Ninemin avucuna doğru eğildim. Her tarafı toza bulanmış, uzunca gövdesi olan, değişik bir yaratık, avucundaki toprakların arasında duruyordu. Parmağımı üzerine götürdüm. Dokundum. Hareketsizce bana bakıyordu. Sonra bir hamleyle elime atladı. Kolumun üzerinde gıdıklar gibi hareket ederek bir anda gözden kayboldu. Şaşırmıştım. Bizim topraklarımız kokmadığı gibi, buna benzeyen yaratıkları da barındırmıyordu. Yoksa dedem gerçekten de doğru mu söylüyordu. Bu topraklar bizim topraklardan değil miydi. Merakla nineme bu yaratığın ismini sordum. Tebessüm ederek, “O bir tırtıl, yani kırkayak” dedi. Ne kadar da çok ayağı vardı… Hafifçe yerimden doğruldum. Kendimi çok yorgun hissediyordum. Sanki, bulutların arasında biriken, sonra beyaz gelinliğini giyerek toprağa düşen bir dolu tanesiydim. Düşmüş ve öylece kalakalmıştım. Boynum kireçlenmiş gibiydi. Hareket etmekte güçlük çekiyordum. Çevreme baktım. Gözüme ilk çarpan uçsuz bucaksız, masmavi bir renkti. Mavi rengini çok sevmeme rağmen, o an, sadece mavi rengi görmek beni tedirgin etti. Belki bir gökkuşağı yakalarım diyerek gözlerimi semaya diktim. Hayır, gökkuşağı yoktu. Gökyüzü de masmaviydi. Bir tane bile bulut bulmak imkansızdı. Korkmaya başladım. Arkamı dönecek halim yoktu. Önümde devasa bir umman duruyordu. Gözlerimi yere indirdim. Derken, vücudumu ziyaret eden o tırtılı gördüm. Uzaklaşıyordu. Arkasına bile bakmadan, her adımda kırk tane iz bırakarak uzaklaşıyordu… Bağırmak istedim. Ona; gitme, benimle kal demek istedim. Fakat nafile, sesim çıkmıyordu. Dilimi yutmuştum. Konuşamıyordum... Yüksekçe bir dalga üzerime doğru geliyordu. Ben sahildeydim ve dalga ağzını açmış, beni yutmak için yaklaşıyordu adeta. Ellerimi yüzüme götürdüm. Gözlerimi kapattım. O an okyanustan sert bir şamar yedim. Vücudum titriyordu. Aslında titreyen vücudum değildi. Hatıralarım titriyordu. Ben üşüyordum… |