![]()
![]()
KURTUBA DERGİSİ BUNDAN BÖYLE RESMİ İNTERNET SİTESİ;
ÜZERİNDE YAYIN HAYATINA DEVAM EDECEK.
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
|
editörden 10 |
|
Merhaba değerli dostlar. Cum'a günü itibariyle Ramazan bayramını idrak edeceğiz. Oruç ikliminden çıktık. Türkiye Müslümanları olarak saflarımızı sıklaştırdık. Kah iftar çadırlarında, kah toplu taşıma araçlarında Allah'ın verdiği nimetleri hep birlikte paylaştık. Sadece bu kadar mı! Elbette hayır. Dünyanın dört bir köşesine yayılan yardım kuruluşlarımız, yılın geneline yaydıkları yardım faaliyetlerini bu mübarek ayda daha da yoğunlaştırdılar. Bu sayede Bosna'da, Somali'de, Etiopya'da, Çeçenistan'da, Filistin'de, Keşmir'de, Sudan'da ve tüm dünyada Müslüman kardeşlerimizle rızkımızı, dolayısıyla kalbimizi bölüştük. Ve İslam dünyası olarak bir Ramazan ayından daha; güçle, samimiyetle, birbirimizi daha iyi anlar şekilde çıktık. Siz değerli okurlarımızın Mübarek Ramazan bayramını en içten dileklerimizle kutluyoruz. Her bayram bir özgürlük çağrısıdır. Bu çağrıya kulak verelim. Dergimizin onuncu sayısıyla huzurlarınızdayız. Kurtuba, heyecanını kaybetmeden, aynı hızla yoluna devam ediyor. Kurtuba Dergisi'nin bu sayısında şairlemiz Kübra Çomaklı; "Ses 2", Murat Soyak; "Evvel" ve Mehlika Toyga; "Acz'i Libas-ı Şehir" isimli şiirleriyle karşınızda olacaklar. Ayrıca Suphi Giz'in yayına hazırladığı, "Şimdi Gemileri Yakın" dosyası kaldığı yerden devam ediyor. Beğerenek takip ettiğimiz deneme ustamız Hares Yalçi, "Kıyam "Et" 2" adlı çalışmasıyla huzurlarınızda olacak. Bununla birlikte bendenizin kaleme aldığı "Üz/günlüğüne" isimli denemeyi beğeninize sunuyoruz. Kültür Dergisi'nin hazırlamış olduğu "Endülüs Özel Sayısı'nı" ısrarla almanızı tavsiye ediyoruz. Endülüs'te bize dair bir çok ipucunu yakalayacaksınız. Ayrıca Kurtuba Dergi yazarlarından Yunus Emre Tozal'ın düş vakitleri tadında "Düş Taşı" isimli eserini sunuyoruz. Yeni sayılarda buluşmak ümidiyle. Saygılarımla. Selman Maltaş iletişim ve ürün göndermek için; |
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
|
"şimdi gemileri yakın" 6 // Suphi Giz |
|
ithaf endülüs medeniyetinin temel dinamiklerini kavramak, insanlığın ebedî olarak muhtaç olduğu ortak değerlerin anlaşılması ve kazanılmasında önemli bir fonksiyon icra edecektir. (mehmet özdemir) giriş endülüslüler muvahhidler dönemi (1147- 1229) muvahhidler bugünkü ispanya topraklarında murabıtlar devletini yıkarak onun yerine geçen kuzey afrika kökenli müslüman halk ve onlar tarafından kurulan devletin adıdır. 1146 ve 1248 yılları arasında, bugünkü ispanya topraklarının büyük bölümünün yanısıra kuzey afrikadaki bazı toprakları da denetimi altında tuttular.. muvahhidler ispanya’ya geçtikleri andan itibaren cordoba, granada ve bir takım önemli endülüs şehirlerini ele geçirerek hakimiyetlerini güçlendirme yoluna gittiler. muvahhid ordusunun kuzey afrika’ya geri dönüşünün ardından bir haçlı ordusunun bazı endülüs şehirlerine saldırması üzerine muvahhidler yeniden ispanya’ya geçerek 1195 yılında kastilya kralına karşı cordoba’nın kuzeyinde önemli bir zafer kazanmışlardır. bu zafer endülüs’in yeniden dirilişi olarak nitelendirilirken papa’nın çağırısı üzerine aragon, kastilya, navarro ve leon krallıkları, portekiz ve ingiliz birliklerinin katılımı ile oluşturulan yeni bir haçlı ordusu 1221 yılında muvahhidleri ağır bir bozguna uğrattı. bu bozgun muvahhidlerin endülüs’deki hakimiyetlerini zayıflattığı gibi hristiyanların oluşturduğu “reconquista” hareketine de yeni bir ivme kazandırdı. muvahhidlerin başarısızlığı endülüs’te kendilerine de başkaldırıyı beraberinde getirdi. 1227 yılında başlayan isyanda valencia, murcia ve granada şehirleri isyancıların eline geçti. ispanya müslümanlarının içine düştükleri bu karşmaşa ortamı hıristiyan krallıkların birleşme sürecini hızlandırmış ve müslümanları endülüs’ten çıkarma çabalarına güç kattı. bu süreçte aragon ve leon krallıkları birleşmiş ve bunun sonucu olarak valencia ve diğer bazı küçük şehirleri ele geçirdiler. 1236’da başşehir cordoba’nın kastilya-leon kralı (üçüncü) ferdinand tarafından ele geçirilmesi ispanya’nın müslümanların elinden çıkmasında dönüm noktası olarak tarihe geçti. kuzey afrika'daki devletleri iyice zayıflayan muvahhidler, kendilerine karşı oluşan isyanlarla uğraşırken dağıldılar ve yerine meriniler ve hafsiler gibi yeni devletler kuruldu. endülüs'te bunu değerlendirenler ise, her zamanki gibi endülüslülerin zaaflarını sabırla gözetleyip değerlendiren ispanyol hıristiyan devletleri oldu. iber yarımadası üzerinde hüküm sürmüş son büyük müslüman devlet olan muvahhidler'in endülüs'te hâkim olan hükümdarları şunlardır: abdülmü'min (541/1147-1163), yusuf b. abdülmümin b. ali (1184), yakub el-mansur (1199), muhammed en-nâsır (1214), yusuf el-müstansır (1222), abdülvahid b. yusuf ve ibnü'l-mansur el-âdil (1228), idris el-me'mun (1232), abdülvâhid er-râşid (1242). Bu devletin yıkılışının ardından egemenliğindeki topraklarda bağımsız emirliklerden başka bir şey kalmadı. sonuç murâbıtlar'ı devirerek yerine kurulan muvahhidler’in endülüsteki hâkimiyeti, 1238 yılında ibnü'l-ahmer'in endülüs topraklarına hâkim olmasıyla bilfiil, 1242 yılında halîfe abdülvâhid er-reşîd'in ölmesiyle ise şeklen de sona erdi. fakat uygarlık alanındaki gelişmeler durmadı. nitekim avrupa'yı derinden etkileyen ibni bace, ibni tufeyl ve ibni rüşd gibi alim ve filozofların yetişmesi bu döneme rastlar. * * * |
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
|
Kültür Dergisi Endülüs Özel Sayısı |
|
“Çarpışmadın erkekler gibi düşmanlarla, şimdi hiç yoksa kadınlar gibi ağla” KÜLTÜR YİTİK MEDENİYET ENDÜLÜSÜ KEŞFE ÇIKIYOR 3 ayda bir yayınlanan Kültür dergisi Endülüs özel sayısıyla okuyucusuna ulaştı. Medeniyetlerin çatışma/buluşma sürecinde Müslümanların da ortak bir tarih hafızasına sahip olmaları zorunluluğunu önemseyen dergi yaklaşık sekiz yüz yıl Avrupa’nın göbeğinde hâkimiyet sürmüş Endülüs Müslümanlarının Türkiye’de yeterince bilinmediği, oluşturdukları yüksek sanat ve medeniyetin farkına varılmadığı gerçeğine dikkat çekerek geniş bir sayı hazırlamış. PAPALAR BİLE ENDÜLÜS MEDRESELERİNDE YETİŞMİŞ Endülüs medeniyetinin sadece İslam dünyasına katkı sağlamadığını aynı zamanda Avrupa aydınlanmasının gerçekleşmesine de yardımcı olduğuna vurgu yapan dergi siyasi tarihten medeniyete kültürden edebiyata kadar Endülüs’ü her yönden incelemeye almış. Katolik dünyasının lideri olan papalardan bazılarının Endülüs medreselerinde okuyarak bu payeye sahip oldukları düşünüldüğünde bölgedeki ilmi düzey hakkında fikir sahibi oluruz. İLK HAÇLI SEFERLERİ ENDÜLÜS’E YAPILMIŞ Akademisyen Lütfi Şeyban Hıristiyanların 11. yüzyılın sonunda Anadolu ve Kudüs üzerine yaptıkları Haçlı seferlerinin ilk olmadığını bu alandaki birinci saldırının Endülüs’e yapıldığını söylüyor. Ayrıca çöküş sürecinde Endülüs Müslümanlarıyla Osmanlı Devleti arasındaki ilişkileri, bugüne kadar ihmal edilmiş arşiv kaynaklarından da yararlanarak açıklıyor. Fatih M. Şeker Endülüs’ü İslam tarih tecrübesinin bütünlüğü çerçevesinden incelerken zamanların ve mekânların farklılığının aslında İslam medeniyeti için ayrıştırıcılığı değil bilakis sürekliliği ifade ettiğini söylüyor. Küçük Asya’yı ve Osmanlı’yı yıllarca besleyen İbn Arabi’nin Endülüs ekolüne mensup olması bu iddianın geçekliğini gösteriyor. Rıdvan Özdinç “Ciğer kanı olmadan her iş eksik ve bozuktur” adlı makalesiyle çok uzun bir müddet Avrupa’da ayakta kalan Endülüs Medeniyeti’nin işgaller sonrası neden geriye bir iz bırakamadığını, işgale uğrayan Anadolu ya da diğer İslam coğrafyalarında İslam varlığı devam ederken Endülüs’te bu izin neden yok olduğu sorusuna cevap arıyor. Ayla Buz el-Hamra sarayının duvarlarında yazan binlerce “La galibe İllallah” yani Allahtan başka galip yoktur kelimesinin sırrını arıyor. Şevket Yıldız, “Yaşayan Endülüs Kimliği” yazısıyla şuanda Endülüs’te yaşamaya çalışan İslam kimliğini, bölgeye yaptığı güncel seyahatte edindiği izlenimlerini anlatıyor. Ahmet Kavas İspanya’nın, bir zamanlar Endülüs Yurdunun Gelini ismiyle anılan Sevilla (İşbiliye) şehrinde Müslümanlar tarafından inşa edilen Ulu caminin geriye kalan ve tüm ihtişamıyla, burada Müslümanlar yaşadı dedirten minaresini yani İspanyolların deyimiyle Giralda’yı resmediyor. Akademisyen Necmeddin Bardakçı, Endülüs’ü İslam medeniyetinin batıya açılan kapısı olarak adlandırırken, bölgede ortaya çıkan yüksek ilim ve medeniyetin Batının inkişafında oynadığı rol üzerine vurgu yapıyor. İsmail Hakkı Atçeken, Endülüs’te bir arada yaşama tecrübesi üzerine yazdığı makalesinde Müslümanların İspanya’yı fethiyle gayrimüslimlere gösterdikleri hoşgörüyü anlatırken Hıristiyan hâkimiyetinin başlamasıyla beraber İslam halkına uygulanan vahşeti gözler önüne seriyor. Tarihçi Önder Kaya İspanya’dan sürülüp Osmanlı’ya sığınan Musevi ilim adamalarını ve bunların Osmanlı bilin hayatına katkılarını izah ederken, Doğan Pur ise Endülüslü Müslüman âlimleri tanıtıyor. Cağfer Karadaş ise Endülüs’te yetişen ünlü sufi İbn Arabî’nin Endülüs’te bulunduğu şehirleri ve karşılaşıp görüştüğü kişileri inceliyor. Siyasi tarih yanında Endülüs kültür ve edebiyatına da geniş yer ayıran Kültür dergisi Mahmut Kanık’ın geniş incelemesiyle Endülüs Edebiyatına toplu bir bakış gerçekleştiriyor. Sabiha Tak Bürde Kasidesi’nin Endülüs ilim meclislerinde okunup okunmadığını sorgularken, İbrahim Özay Endülüs’te aşkın kitabını yazan İbn Hazm’ı ve eseri Güvercin gerdanlığını tanıtıyor. Yazar Şemseddin Şeker Endülüs gerçeğinin Türk aydının gündemine ne zaman geldiğini ve Modern Türk Edebiyatındaki yerinin ne olduğunu araştırmış. Tarihçi Süleyman Faruk Göncüoğlu Endülüs’le ilk tanışmasını anlatırken, Boşnak yazarlar Cemaleddin Latiç ve İsnam Taljiç’in Endülüs edebiyatıyla ilgili önemli değerlendirmeleri konunun yabancı yazarlarca nasıl algılandığını gösteriyor.Mustafa Özçelik “Endülüs trajedisi ve üç şiir” başlıklı deneme yazısıyla Endülüs’e yakılan ağıtları ve Endülüslü Müslümanların feryatlarını içeren şiirleri yazıyor. Derginin sonunda Endülüs Kitaplığı yazısıyla konuyla ilgili Türkçede yer alan eserlerin geniş bir tanıtımı yer alıyor. Kültür dergisi yenilenen tasarımı ve yoğun içeriği ile yine okuyucusunun beğenisini kazanacakmış gibi görülüyor. İrtibat: kulturdergisi@yahoo.com.tr Kaynak: www.cemaat.com |
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
|
kıyam "et" 2 // Hares Yalçi |
|
ardım sıra zincire vurup sürüklediğim dalgaları,kapına getirdim diz çöktürüp. Uzun salonlarda sereserpe serilen et parçalarından yüzümün kızarıklığıyla uz"aklaşıp", sende solunacak efsuna can vermeye geldim. isa nefesli, şeytan esinli aşk... Anlamayınca hal ve kal bireşiminden,ızdırabın isinden siyah çift, hani koca söz;"anllatığın kadarsındır." sana bulalı bir hiç... Sonra geldim derken,yalanıma saplanır sadefi sözümün. Kömür elmastan üstün,klıfına göre ölçüye. Yükte hafif pahada ağır sözlerin. Derin yaralar... Alevlerini derin yerinden ve öylece serin cür'etkârlığıma, çıkmazlaştırdıklarımı... Yine aceleyle yetiştirmeye çalıştığım anımda çırpınırsın. Kaç gün ömür biçilmiş sana bilmem ama, terzin olunca sağ yanım, yürekten mahrum. Ömrüne kefen beğen... ve bekleyi dile belkimde... |
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
|
evvel // Murat Soyak |
|
-1- el emeği göz nuru masalları vardı oyuncakları taştan çamurdan çayır çimen kokardı elleri oyuna eşlik eden su sesi şehir, çocuklarındı -2- kırıldı dal savruldu yapraklar bir bir çocukluğumuz kaldı bir çocukluğumuz ki neşeli mavi, diri yeşil ne sır vardı ne keder şimdi kurutulmuş çiçekler gibi geçmiş günler |
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
|
üz/günlüğüne // Selman Maltaş |
|
“Yazmaya başlamadan saatler evvel “satırlarına şöyle veya böyle başlamalısın” diyecek birilerini bekliyorum” dedin ya hani… Bana şöyle başlamalısın tavsiyesinde bulunduğunu hissettim bir an. İşaret ettiğin yöne akmak istiyorum… Ve hışırdayan bir ırmağın sesi kulaklarıma çarpıyor… Duyuyorsun değil mi?.. Bir tutam ırmak bulsam, sonra da orada suretimi seyretsem diyorum. İnsan, suretinden içer mi hiç deme sakın! Ben en çok suretimden su içmeyi seviyorum. Avuçlarımı, küçük, masum bir kızın saçlarında gezdirir gibi suyun yüzünde gezdiriyorum önce. Irmağı ruhumla hissetmek istiyorum. Hevesim arttıkça daha dibe doğru indiriyorum parmaklarımı. Irmağın hareket etmekte olan kollarıyla tokalaştıktan sonra, avucumu ağzına kadar su ile doldurup, suyu tek nefeste dudaklarıma götürüyorum. Suretim suyun yüzeyinden kaybolmadan, ırmağı kündeye getirip doyasıya içiyorum suyu. İşte ben, insanların yalan okyanuslarının ortasında kurdukları çelikten adacıkların çevresine yerleştirilen yalancı aynalara inat, hep ırmak kenarlarından geziniyorum. Biliyor musun, ırmak ile suretimi konuşturmaktan başka, bir şeyi daha çok seviyorum ben. Evet, o şey içimde parlayan volkanları toprağın insansı yüzüne boşaltıyor. Şimdi merak ettin değil mi? Tamam, söylüyorum. Hazır ol ya da sıkı dur. Ben çocukluktan beri, içimde biriken kinimi cami bahçelerinde dağıtıyorum. Küçükken annemle kızıştığım zamanlar, gece geç saatlere kadar İmaret Cami’nin bahçesinde, boyaları dökülmüş kahverengi oturaklardan birisine oturur ve usanmadan, içimdeki kinimi de tüketmeden yerimden kalkmazdım. Yalnız şu da var. Annem benim camide olduğumu tahmin ederdi. Çünkü benim sığınacak, demir atacak başka bir limanım yoktu. Nasıl olsundu ki. Çocuktum ve günahsızdım. Tertemizdim. Genzime kaçan kinimi, insanların yap-boz tahtasına döndürülmüş şehirlerinde nereye akıtabilirdim. “Irmakların vardı ya” dediğini duyar gibiyim. Evet, ırmaklarım vardı. Çocuksu bir iklime akan, berrak ırmaklarım vardı. Fakat, her zaman da yakın olamıyordum ki onlara. Hele bir şehirde, nasıl ırmak bulabilirdim. Her tarafı parsellenmiş. Betonarme canavarların balkon denilen ağızlarıyla birilerini yutmaya çalıştığı o şehirde, bir zamanlar oluk oluk akan ırmaklar da suyunu çekmişti. Daha doğrusu çektirilmişti. Anlayacağın, onlar da parsellenmiş, tüketilmişti. Bu durumda elimde sadece o caminin bahçesi kalıyordu. Aslında elimde kalıyor demek doğru olmaz. Gönlümde demeliyim. Gönle her şeyi sığdırabilirsin değil mi? Bak ben nerede doğduğunu, nereden geldiğini bilmediğim o uzun ırmağı gönlümün minik bir köşesine sığdırabiliyorum. Daha neler sığdırabilirim. Hiç denemedim. Ama denemeye değer. Aklıma gelmişken, “ırmakları da leylekler getirmiş olmasın”. Cami diyordum değil mi? Kusura bakma. Ben sözünü dolandırmayı seviyorum galiba. Bak, anılarım depreşti yeniden. Annemle birlikte ip dolandırırdım ellerime. Kollarımı uzatırdım. Annem kollarıma ipleri yavaş yavaş sarar ve dağılan yumağı tekrardan birleştirirdi. Ben nedense çok severdim bu işi. Belki de dağılan şeyleri toplamayı, tekrardan bir araya getirmeyi, bir düzene sokmayı sevdiğimdedir. Kimbilir. Bu toplama ve düzenleme huyumu da liseye başlamadan evvel kazanmıştım. Babamın Hasan Eniştesi vardı. Arada bir bizim marangozhaneye gelir. Sağlığıma iyi geliyor diyerek çam kokuları arasında çalışırdı. Çalışırken de tertipli olmaya özen gösterirdi. Odunları ayrı yere dizer. Tahtaları intizamlı bir şekilde paketler. Yerleri günde iki kez süpürürdü. Ben de ona bakar, ondaki bu düzen anlayışına hayran kalırdım. Ona benzemeye çalışırdım. Şimdilerde bir öğrenci olarak hayatta sahip olduğum tek varlığım olan dolabımı ayda en az bir kere düzenlemek, kitapları ayrı, defterleri ayrı bir şekilde sıraya koymak, elbiselerimi tekrardan katlamak ve onları çeşitlerine göre ayırmak hoşuma gidiyor. O dolap benim 5 senedir içerisinde yaşadığım dünyam bir nevi. Dolabımı seviyorum. Onu düzenledikçe sanki hayatımda yeni bir sayfa açtığımı hissediyorum. Bak içimden şöyle demek geldi: “Dolabım, dolabım, güzel dolabım...” Yarım saat sonra Konya treni hareket edecek. Ben senin tabirinle, vagondaki insanların gözlerinde birikmiş romanları okumaya gidiyorum şimdi. Bu kez daha bir aşkla okuyacağımdan emin olabilirsin… |
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
|
ses 2 // Kübra Çomaklı |
|
ışığın helezonik çağrısı |
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
|
acz'i libas-ı şehir // Mehlika Toyga |
|
Güne öksüz bir kentin geceden kalma sabahı... |
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
|
düş taşı // Yunus Emre Tozal |
Düşler… Fecrin onulmaz yaralarına sürülen güneş ışığı merheminin, insanın da düşlerine sürüldüğü vakit başlar fırtına azra sahralarda. Kahramanımız kuyularda arar âzurde yaşları, eleğimsağma hüznün renklerini sunar mehlikaya…
|
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı